Define cilik ve define isaretleri hakkında kullanıcılara bilgiler sunulan forum sitesi, define isaretleri, define siteleri, define sitesi, definecilik Altın Oran Nedir Bilmeyenlere | Define Mekanı- Define işaretleri

Altın Oran Nedir Bilmeyenlere

Konusu 'Dini konular' forumundadır ve GERMO tarafından 6 Aralık 2018 başlatılmıştır.

  1. GERMO

    GERMO üye Kullanıcı

    Katılım:
    1 Kasım 2018
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    9
    Tecrübe Puanı:
    3
    ALTIN ORAN
    Güzelliğin Altın Oranı
    “Altın Oran” teknolojide, tedavide, bilimde ve hayatın diğer birçok alanında kullanılabilir mi? Şeklin ötesinde, herbir bilgi sisteminin mantık yapılarına uyarlanabilir mi?
    Otomotiv sanayinde kullanılmaya çalışıldığı ortadadır ama bu “Güzelliğin Altın Oranı” hayatımızın ve tüm yapıların içerisine yayılamaz mı? Tarihe baktığımızda sanat ve mimaride kullanıldığını görüyoruz. Matematiğin bu güzellikler oranı hayatımızın her alanını güzelliklerle donatmaya hazır görünüyor.
    İnsanoğlu tarihinde de bugün olduğu gibi hep bir şeyleri merak etmiştir. Akla gelen sorulardan bir tanesi de “parça ile bütünü arasındaki en hoş uyum nasıl sağlanabilir?” sorusudur. Örneğin: bir doğru nasıl bölünmeli ki ortaya çıkan iki parça her durumda birbiri ile özel bir oranda olsun. “Doğru parçası” bir çok şekilde ikiye ayrılabilir. Hangi ayrımda bu özel oran bulunabilir ve bu oran acaba dünyamıza ve vücutlarımıza ne kadar hakim?
    PHI (Altın Oran); Φ = CB / AC = AB / CB = 1.618034 = 1+√5 / 2
    Peki bu oran niçin bu kadar önemli? Çünkü başta vücudumuz olmak üzere bir çok yerde karşımıza çıkıyor ve bizim hoşlanma duygumuzu yönetiyor. Göze en hoş gelen uyumdur altın oran.Göz nizamının oranıdır. Parçaların ve bütünlerin ahenk şeklinde oluşudur. Altın oran bizim ve dünyamızın güzelliğinin matematiksel karşılığıdır. Altın oran bir güzellik oranıdır.
    Tarihe baktığımızda ilk olarak ünlü mısır piramidi “keops”ta bu oranı görüyoruz. Piramitlerde “PI” oranı ile birlikte “PHI” yani altın oranı da görüyoruz. Euclid “elementler” tezinde bir doğrunun 0,618 oranında bölündüğü takdirde önemli bir ayırma yapılabileceğinden bahsetmektedir. Parthenon Tapınağında ise altın oran kendisini yunan mimarisinde açıkça gösterir. Matematikte ilk olarak İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci kendi adıyla anılan “Fibonacci serisinde” bu oranı keşfetmiştir. Leonardo Da Vinci “beş platonik cisim” adlı resimlerinde bu oranı göstermiş ve “Son Akşam Yemeği” adlı ünlü tablosunda İsa ve havarilerinin oturduğu yemek masasının boyutlarında ve arka duvar ve pencerelerde bu oranı kullanmıştır.”Mona Lisa” tablosunun boyunun enine oranı altın oranı verir. “Aziz Jerome” tablosunda yine Da Vinci boy - en oranında altın oranı kullanmıştır. Picasso da yine bu oranı kullananlardandır.Rönesans sanatçıları bu oranı biliyor ve eserlerinde denge ve güzelliğin oluşumu için kullanıyorlardı. Roger Penrose, imkansız olduğu düşünülen “yüzeylerin beşli simetriye göre katlanmasını” bu oran sayesinde bulabilmiştir. Ünlü mimarımız “Mimar Sinan” da bu oranı bir çok eserinde kullanmıştır. Özellikle “Süleymaniye” ve “Selimiye” camilerinin minarelerinde bu oran görülmektedir.
    Soru şudur: Eğer bir çift tavşan her ay yeni bir çift tavşan doğurursa ve her yeni tavşan çifti kendi doğumlarından iki ay sonra yavrulamaya başlarsa, bir çift tavşandan bir yılda kaç çift tavşan üretilebilir? Tabi tavşanların aynı cins olup olmaması yada bazı tavşanların ölmesi yada vahşi hayvanlar tarafından yenmeleri gibi ihtimalleri yok sayıyoruz. Bu sorunun matematiksel açılımı bize şu seriyi verir:1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,144 Bu serinin ifadesi ise şöyledir: İlk ikisi dışında her sayı kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşur. Bu dizi sonsuza dek bu şekilde sürdürülebilir. T1 , T2 , T3 , T4 , T5 , T6 , T7,…….Tn. ( T = Tavşan ) Tn kendinden önce gelen Tn-2 ve Tn-1 sayılarının toplamıdır. Böylece sonsuz bir sayı dizisi tanımlayabiliriz. Tn= (Tn-1) + (Tn-2) Bu formülle tanımlanan tüm n’ler de sonsuza gidilebilir. T1 ve T2 nin 1 olduğunu göz ardı etmeden tabi.
    Serideki oranlara baktığımızda ise:
    1) 1.000000
    2) 0.500000
    3) 0.666666
    4) 0.600000
    5) 0.625000
    6) 0.615385
    7) 0.619048
    8) 0.617647
    9) 0.618182
    10) 0.617978
    11) 0.618056
    12) 0.618026
    13) 0.618037
    14) 0.618033
    15) 0.618034 = Φ ( Altın Oran )
    16) 0.618034 = Φ ( Altın Oran )
    Altın orana ulaşırız.
    Fibonacci sayıları niçin ilgi çekicidir? Sayı dizisi doğada bir çok yerde karşımıza çıkar. Bitkilerin dal ve yaprak serilerinden hayvanların vücutlarındaki oranlara kadar. Papatyalarda bu yaprak sayılarında görünür. Papatya taç yaprak sayısı: 21, 34, 55 ve 89dur. Bunlarda yine Fibonacci serisidir.
    Çember üzerinde OC yarıçapı 1 kabul edildiğinde ve FCOG karesi oluşturulduğunda ve FC kenarının orta noktasına olan T den GO kenarına bir dikme inip oluşan TCAO dikdörtgeninin köşegenini (AC) bir ikizkenar üçgenin (ABC) kenarlarından biri olduğunu kabul ettiğimizde OB kenarı bize Altın Oranı verir. OCB açısı 31"43' ve OBC açısıda 58"17' olarak bulunur.
    Yine çember üzerinde yandaki gibi bir üçgen oluşturulduğunda bu sefer hipotenüs 1 kabul edilir ve ED uzunluğu (0.618034) OD kenar uzunluğuna (0.78615) bölünürse sonuç OD kenarının uzunluğuna (0.78615) eşit çıkmaktadır. OD kenar uzunluğu 4 ile çarpıldığında ise 3,1446 olur ki bu Pİ sayısına çok yakındır. 38"10' açıya sahip bir dik üçgenin Pİ oranı ile Altın Oranın çok özel ve ilginç bir bütünleşmesidir.

    Büyük Piramit
    Kadim mısır uygarlığı bu oranları nereden biliyordu? Keops piramidi 38"10' lık bir üçgeni oluşturacak biçimde inşa edilmiştir. Yüzey eğimi 51"50' lık bir açıdır. Piramidin gerçek ölçüleri şunlardır: AB=146.6088m BC=115.1839m AC=186.3852m’dir. BC kenar uzunluğunun yarısıdır. Çevre uzunluğu BC x 8 dir. 0.618034 x 8 = 4.9443 Piramidin yüksekliği 0.78615 in bir çemberin yarıçapı olduğu kabul edildiğinde bu çemberin uzunluğu (çevresi) yine 4.9443 olacaktır. Şu sonuca varılır: Büyük Piramit, yatay düzlemde sahip olduğu çevre uzunluğunun aynısına düşey düzlemde daire olarak ta sahiptir.
    İnsan Vücudu
    Göbek ile ayak arasındaki uzaklık 1 birim kabul edilirse insanın boyu 1,618 e denk gelir.
    Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
    Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
    Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
    Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası. Oranları yine Altın Oranı verir.
    Ellerimizde de yine aynı oran karşımıza çıkar. 2 elimizin 3er bölümden oluşan parmakları ve her bir elimizde 5 parmağımız vardır. Sadece 8 parmağımızda üçer boğum vardır. 2 – 3 – 5 – 8 dizilimi Fibonacci dizilimine uygundur.
    DNA moleküllerimizde de bu oran vardır. DNA molekülü iç içe 2 sarmaldan oluşur ve bu sarmalların uzunluğu 34 angström ve genişliği 21 angström’dür. 21 ve 34 sayıları ardışık Fibonacci sayılarıdır.
    İnsan kafasını incelediğimizde bir altın dikdörtgenin içerisinde olduğu görülür. Kulaklar arası mesafe, gözle üst dudak arası mesafe, burnun altı ile çene arasındaki mesafe bu orandadır. Bu şüphesiz mili metrik bir yaklaşım değildir ama bu orana yaklaşıldıkça insanların daha güzel ve yakışıklı bulunduğunu söyleyebiliriz.

    Altın Dikdörtgen
    Orana göre çizilmiş bu dikdörtgen ile parmaklarımız arasında bir benzerlik bulunmaktadır.

    Bitkiler
    Ayçiçeğinde saat yönünde 55 ve zıt yönde 89 ayçekirdeği bulunur.
    89 / 55 = 1,618
    Papatyalar Fibonacci serisi üzere gelişir.
    Çam kozalağında, kozalağın altındaki ve üstündeki sabit noktalar arasında bir spiral vardır. Bu spiralin eğrilik açısı Altın Oran’dır.
    Tütün bitkisinin yapraklarının dizilişindeki eğriliğin tanjantı Altın Oranı verir.
    Aynı biçimde eğrelti otlarında da bu oran göze çarpmaktadır.

    Hayvanlar
    Deniz kabuklarındaki eğriliğin (spiral) tanjantı yine Altın Oranı verir. Salyangoz kabuğu eğer bir düzleme aktarılırsa bu düzlem altın dikdörtgeni oluşturur.

    Uzay
    Bilim adamlarının ulaştığı sonuca göre evrenin şekli bir dodecahedrondur (12 yüzü eşkenar beşgenlerden ) Buda bize evrenin şeklinde de PHI sayısının yani Altın Oranın olduğunu gösterir.

    Parthenon Tapınağı
    Sonuç: Kuşkusuz örnekler bunlarla sınırlı değildir. Hayvanlar aleminde, bitkiler aleminde ve insan vücudunun kendisinde ve uzayın derinliklerinde, spiral galaksilerin içeriğinde bile bu oran vardır ve bilinmektedir. Her şeyin en temel oranı ve mutlak sabit olarak ta görülmemelidir Altın Oran. Önemli ve bir çok yerde karşımıza çıkan bir orandır. İnsan yapısı olmayan ve yine insanlar tarafından güzel olarak değerlendirilen çoğu yapıda bulunur. İnsanlarında kendi üretimlerinde doğa ile tam bir uyum sergilemesi ve doğadan aldığı güzelliği yine doğanın güzelliğin içine yerleştirdiği matematik ile mümkündür. Matematik güzeldir. Matematik insanın ruhunun güzelliğinin sayısal ifadesidir. Matematik çok güzeldir.

    ALTIN ORAN...
    Allah'ın Eşsiz Detay Sanatı: Altın Oran
    ...Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır.” (Talak Suresi, 3)
    Altın oran nedir?
    Kulağın yapısındaki altın oran, duyma işlemini nasıl mükemmel hale getirir?
    Canlıların kabuklarında ve boynuzlarında altın oran olmasının önemi nedir?
    Üstün güç sahibi Yüce Allah insanı yoktan yaratmıştır. Onu ve onun etrafını saran tüm güzellikleri, farkında olduğu veya olmadığı tüm nimetleri, bu nimetlerin en küçüğünü ve en büyüğünü sürekli olarak yaratan ve bunların her birinde hayranlık uyandırıcı detaylar var eden Rabbimiz'dir. Bu, Allah'ın detay sanatıdır. Rabbimiz, sonsuz aklı ile insanların kavrayamadıkları, henüz detaylarını keşfedemedikleri sistemler yaratmış, her detayın içinde Kendi Yüceliğini ve kudretini gösteren daha da ince güzellikler var etmiştir. Kimisi insanın yaşaması için gereken ihtiyaçları karşılarken, kimisi de bir güzellik, bir nimet olarak ona ikram edilmiştir. Bu detayların her biri bir sanattır, bir yaratılış harikasıdır. Biyolojiden mimariye, sanattan anatomiye kadar her alanda karşımıza çıkan ve estetik duygusunun oluşmasına vesile olan altın oran da bu yaratılış harikalarından biridir.

    Altın Oran Nasıl Hesaplanır?
    Altın oran, Fibonacci serisi olarak bilinen özel bir matematiksel dizilimdir. Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin, kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır.( Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Books, New York s. 58-59) Dizideki bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğünüzde ise birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı sabitlenir. İşte bu sayı "altın oran" olarak adlandırılır.

    233 / 144 = 1,618
    377 / 233 = 1,618
    610 / 377 = 1,618
    987 / 610 = 1,618
    1597 / 987 = 1,618
    2584 / 1597 = 1,618

    Altın oranın mükemmelliğine doğadaki canlılarda da rastlamak mümkündür. Örneğin filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında logaritmik sarmal kökenli yay parçalarına göre biçimlenmiş örneklere rastlanır. Eperia örümceği de ağını daima logaritmik sarmal şeklinde örer.
    İnsan Vücudundaki Altın Orana Örnekler:
    Bedenin çeşitli kısımları arasında var olduğu öne sürülen ve yaklaşık altın orandeğerlerine uyan "ideal" orantı M/m=1,618 oranına denktir.
    İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek; göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618'e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:

    Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası
    Kulak Havadaki Ses Dalgalarını Nasıl Toplar?
    Duyu sistemi üzerinde yapılan araştırmalar, hem kulak kepçesinin hem de iç kulağa gelen titreşimlerin beyne iletilmesini sağlayan "salyangozun" altın orana göre şekillendirilmiş özel yapılar olduğunu göstermiştir. Kulak kepçesinin dış çeperini çevreleyen ve konka adı verilen sınırın kavisli şekli gerçekte Fibonacci sayıları doğrultusunda ortaya çıkan eşit açılı sarmal bir eğri meydana getirmektedir ve hepimizin bildiği gibi kulağımızın bu şekli her insanda aynıdır.
    Peki kulak kepçesinde görülen bu özel geometrik düzenin, kulağın havadaki ses dalgalarını “toplama” fonksiyonuyla ilişkisi nedir?
    Kulak kepçesinde görülen eşit açılı sarmal şeklin kulağın ses dalgalarını toplayabilmesi, kulağın olabilecek en mükemmel geometrik düzenle yaratılmış olması sayesinde gerçekleşir. Buradaki mükemmel yapıyı anlayabilmemiz için kulak çeperimizin şeklini hafifçe değiştirmemiz yeterli olacaktır. Örneğin;

    ‘ Kulaklarımızı ellerimizle ön tarafa doğru itersek gelen sesin frekansı aynı olmasına rağmen duyduğumuz sesin şiddeti artacaktır.
    ‘ Kulağımızı ellerimizle hafifçe arkaya doğru ittiğimizde ise duyduğumuz sesin şiddeti bu kez düşük kalır ve duymakta zorlanırız.
    “(Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu ‘bir ölçüyle biçime soktu.”(Abese Suresi, 18-19)
    Elinizi derginin sayfasından çekip işaret parmağınızın şekline bir bakın. Orada da altın orana şahit olacaksınız. Parmaklarınız üç boğumludur. Parmağın tam boyunun ilk iki boğuma oranı altın oranı verir (başparmak dışındaki parmaklar için). (Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Books, New York s. 58-59)

    Çevreden gelen sesin frekansında hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, kulağımızı oynattığımızda duyma oranının artması ya da azalması, kulak kepçesindeki eşit açılı sarmal eğrinin şeklen bozulmasından kaynaklanan bir durumdur. Kulağımızın şekli ile duyma kapasitesi arasında doğrusal bir ilişki bulunduğundan, kulak kepçesine geometrik şeklini veren ve Fibonacci dizisine göre oluşan sarmal eğrinin de, işitmedeki denge ile doğrudan birilişkisi vardır.

    İnsan Yüzünde Altın Oran
    İnsan yüzünde de birçok altın oran vardır. Ancak bunu elinize hemen bir cetvel alıp insanların yüzünde ölçmeyi denerseniz doğru sonucu bulamayabilirsiniz. Çünkü bu oranlandırma, bilim adamları ve sanatkarların beraberce kabul ettikleri "ideal bir insan yüzü" için geçerlidir.
    Örneğin üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin, merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. Bunların dışında insan yüzünde yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:
    Yüzün boyu / Yüzün genişliği,Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu,Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası,Ağız boyu / Burun genişliği,Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.
    DNA'da Altın Oran
    Canlıların tüm fiziksel özelliklerinin depolandığı DNA molekülü de altın orana dayandırılmış bir formda yaratılmıştır. DNA düşey doğrultuda iç içe açılmış iki sarmaldan oluşur. Bu sarmallardan her birinin, bütün yuvarlağın içindeki uzunluğu 34 angström, genişliği 21 angström'dür (1 angström; santimetrenin yüz milyonda biridir). 21 ve 34 art arda gelen iki Fibonacci sayısıdır.
    Son yıllarda yapılan biyolojik araştırmalar göstermiştir ki; insan vücudundaki altın oran sadece insanın fiziksel görünümünde bulunmaz. İnsan beyninin, sinir sisteminin ve DNA’nın gerekli fonksiyonlarını yapabilmesi için de altın oranın gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle günümüzde insan vücudunda yer alan pek çok organın ve sistemin birbirleriyle uyum içinde çalışabilmesinin altın oranla yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir.

    Canlılarda Altın Orana Örnekler:
    Dokunaçlardaki Sanatsal ve Geometrik Detaylar:
    Deniz bilimcileri tarafından renkli tüyleri nedeniyle 'Noel ağacı' solucanı olarak isimlendirilen bir deniz solucanı (Spirobranchus Giganteus), üzerinde yer alan ve rengarenk çam ağacı benzeri dokunaçlarını beslenmek için kullanırlar. Canlının bedeninde yer alan bu organlar, son derece düzgün ve orantılı bir şekle sahiptir. Canlının sarmal biçimindeki bu dokunaçlarının ne kadar kullanışlı ve orantılı olduğunu anlamak için 'vidayı' örnek verebiliriz. Vidanın sert bir cisim içine girmesini ve girdikten sonra kolayca yerinden çıkmamasını sağlayan, vidanın sarmal şeklidir. Vidanın sarmal kısmını incelediğimizde bu kısmın sabit bir orana göre yapıldığını ve bu yüzden de oldukça düzgün ve kullanışlı bir yapıya sahip olduğunu fark ederiz. Bu geometrik düzen, canlının sarmal şeklindeki dokunaçları için de geçerlidir. Bu dokunaçlar eşit açılı sarmal yapının dayandığı temel geometriksel kurallara göre şekillendirilmiş olduğundan, hem canlının hayati fonksiyonlarını yerine getirebilmesini sağlar, hem de hayvanın bedenine çok etkileyici bir güzellik ve estetik kazandırır.

    Deniz Kabuklarındaki Düzen
    Bilim adamları deniz dibinde yaşayan ve yumuşakça olarak sınıflandırılan canlıların taşıdıkları kabukların yapısını incelerken bunların formu, iç ve dış yüzeylerinin yapısı dikkatlerini çekmiş ve şu açıklamayı yapmışlardır:
    "İç yüzey pürüzsüz, dış yüzey de yivliydi (olukluydu). Yumuşakça kabuğun içindeydi ve kabukların iç yüzeyi pürüzsüz olmalıydı. Kabuğun dış köşeleri kabukların sertliğini artırıyor ve böylelikle gücünü yükseltiyordu. Kabuk formları yaratılışlarında kullanılan mükemmellik ve faydalarıyla hayrete düşürür. Kabuklardaki spiral fikir mükemmel geometrik formda ve şaşırtıcı güzellikteki 'bilenmiş' düzende ifade edilmiştir."
    Yumuşakçaların pek çoğunun sahip olduğu kabuk, logaritmik spiral şeklinde büyür.
    Hayvanlar dünyasında sarmal formda büyüme sadece yumuşakçaların kabukları ile sınırlı değildir. Özellikle antilop, yaban keçisi, koç gibi hayvanların boynuzları gelişimlerini, temelini altın orandan alan sarmallar şeklinde tamamlar.

    Kar Kristallerinde Altın Oran:
    Altın oran, kristal yapılarda da kendini gösterir. Bunların çoğu gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük yapıların içindedir. Ancak kar kristali üzerindeki altın oranı gözlerinizle görebilirsiniz. Kar kristalini oluşturan kısalı uzunlu dallanmalarda, çeşitli uzantıların oranı hep altın oranı verir.
    "... O'nun Katında herşey bir miktar (ölçü) iledir." (Ra'd Suresi, 8)

    Sonuç:
    "… Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu)…" (Neml Suresi, 88)
    Altın oranın “işlev” ile “anatomik şekil” arasında daima denge oluşturması ve bu dengenin görüldüğü her yerde de altın orana rastlanması, bu oranın Yüce Rabbimiz tarafından yaratılmış mucizevi bir sayı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
    Açıktır ki yukarıda örneklerini saydığımız bu kusursuz oranın Darwin'in iddia ettiği gibi kör tesadüfler ve şuursuz atomlar tarafından meydana getirilmesi mümkün değildir. Canlıları da, onların sahip oldukları mükemmel sistemleri de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Kuran'da Yüce Rabbimiz'in yaratma sanatındaki uyum ve kusursuzluk şöyle bildirilmiştir:

    "... Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi 3-4)
     
    Son düzenleme: 6 Aralık 2018
    • Beğen Beğen x 3
    • Bilgi Verici Bilgi Verici x 1
  2. GERMO

    GERMO üye Kullanıcı

    Katılım:
    1 Kasım 2018
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    9
    Tecrübe Puanı:
    3
    NEFS-İ EMMÂRE-3

    .

    Bu husustaki hadisler ise sayısızdır...

    İnşâallah gireriz...
    Azîz kardeşim, işin başı Nefs-i Emmâredir.

    Nefs-i Mutmaînne hâlinde yaşamakta olan bir nefs, zinâ ediverse derhâl Nefs-i Emmâre sıfatını taşır...

    Reisicumhurun kasden adam öldürünce katil oluvermesi gibi anla...

    Dolayısıyla biz esâsen nefsin ileri ve mükemmel safhalarını göz önüne almaktan daha çok, Nefs-i Emmâreyi imkanımız kadarınca mercek altına alacağız İnşâallahû Tealâ...

    يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

    "Altından tepsiler ve sürahiler ile üzerlerine dönülür dolaşılır. Nefslerinin hoşlanacağı gözlerin lezzet alacağı şeyler, hep oradadır ve siz orada ebedî kalacaksınız"(Zuhrûf 43/71)

    وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

    "İşte bu, sizin yaptığınız ameller sebebiyle mîrâsçı kılındığınız cennet!..." (Zuhrûf 43/72)

    İnsanın ilâhî imtihanında başrol, nefse aittir.

    Nefsin sağındaki ruh; hakka ve hayra çağırıcısı ve tümleyicisidir.

    Nefsin solundaki şeytân ise, bâtıla ve şerre çağırıcısı ve parçalayıcısıdır.

    Nefs; Subhân ALLAH Tealâ'nın emrini, Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem)'in sözünü dinlerse, 8 cennete, inanıp yaptıklarından dolayı mîrâsçı olur.

    Yoksa bâtıl inanç ve şer ameli ona cehennemi boylatır, kendi bilir...

    Biz birinci elden (Kur'ân-ı Kerîm mesnedli) ilâhî ilmi aktararak zevke devâm edelim.

    فَلَا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ

    الْجَوَارِ الْكُنَّسِ

    "(Her) bir nefs ne hazırladığını (getirdiğini o zaman) anlar." (Tekvîr 81/15-16)

    عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ


    "(Her) bir nefs önden neyi gönderdiğini ve neyi (arkada) bıraktığını bilir." (İnfitâr 82/5)

    يُنَبَّأُ الْإِنسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ

    بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ


    "O gün insana takdim ettiği ve bıraktığı ne varsa bildirilir. Bilakis, (doğrusu zâten) insan nefsine karşı basîretlidir. En iyi gözcüdür." (Kıyâmet 75/13-14)

    كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ


    "Her nefs, kazandığına karşılık bir rehindir." (Müddesir 74/38)
    Rehin, rehine: rehin edilmiş. Bir şeye karşılık garanti olarak tutulmuş.

    قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ


    "De ki: "ALLAH, her şeyin RABB'i iken ben hiç O'ndan başka RABB mı isterim? Her nefsin kazandığı ancak kendi boynuna geçer (sorumluluğunu gerektirir) . Hiçbir günâhkâr başkasının günâhını taşımaz. Sonra hep dönüp RABB'inize varacaksınız. O vakit O, size ayrılığa düşdüğünüz gerçeği haber verecektir." (En'âm 6/164)

    İnsan ruhunun direkt olarak dünya imtihanına müdahalesi olamadığından ve nefs başrolde olunca sanki; kişilik, şahsiyet ve zâtı, "Nefs" olarak muhatab alınıp mükellef kılınmıştır.

    Adam 70 yaşlarında ama huyu, işi gücü 7 yaşında ise, çocuk adam deriz.

    Nefs de öyle, tekemmül etmezse yaşlı başlı pîr-i fâni de bile, Nefs-i Emmâre hâlinde kalabilir.

    Nefsin tekemmülü, beden gibi zamana değil de ihlâs, takvâ, sabır v.s. gibi ilâhî emirleri yaşamakla mümkündür.

    يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

    "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki ALLAH katında en şerefliniz (ekreminiz) en takvâlınızdır. Muhakkak ki ALLAH bilendir. Herşeyden haberdârdır." (Hucurât 49/13)

    Takvâ: ALLAH (celle celâluhu)'dan korkma. Nefsin ALLAH(celle celâluhu) korkusuyla dinin yasakladığı şeylerden kaçınmasıdır. En çok korkması gerekenler ise, ilmiyle âmil olan, ilminin gereğini işleyen âlimlerdir. Zîrâ onlar neseben değil de, kesben Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vârisleridirler.

    Nefs, bu âleme sonsuz ni'metler içinde ve sonsuz hizmetçilerle, Benlik Krallığı kursun diye gönderilip başı boş bırakılmamıştır...

    أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِن دُونِ اللّهِ وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

    "Yoksa ALLAH sizden; cihâd edip ALLAH, peygamber ve mü'minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (bilmeden) başıboş (kendi hâlinize) bırakılacağınızı mı sandınız (hesab ettiniz) ? ALLAH yaptıklarınızdan haberdârdır." (Tevbe 9/16)
    Velîce: sırdaş, dost (velîce: giren)

    أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى

    "İnsan kendisinin sûda bırakılacağını mı sanır!..."(Kıyamet 75/36)
    Sûda: başı boş, mânâsız (Esdâ: ihmâl etmek)

    Bu muhteşem kâinât ve insan elbette nefsin imtihanı için hakledilmiştir. Sistemin sahibini (celle celâluhu) can kulağı ile dinyelelim:

    كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

    "Her nefs, ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak şerle (mâsiyet) de ve hayr (hasenât) la da deneyeceğiz. Ve siz bize döndürüleceksiniz." (Enbiyâ 21/35)

    أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

    "İnsanlar, imtihandan geçirilmeden (denemeden) , sadece "imân ettik" demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar? "(Ankebut 29/2)

    Âyeti celilede geçen fetene: fiilinin esas mânâsı: Altın tozlarının içinde bulunduğu toz topraktan ayırabilmek için birlikte bir tava içinde ateşe koyup altın önce eriyeceğinden eritip dökünce altın külçesi topraktan ayrılır ve saf altın elde edilir.

    İşte bu işlemin fiili fetenedir.

    Fitne de bu köktendir.

    Fitne ateşten beterdir.

    İnananı inanmayanı, iyiyi kötüyü birbirinden ayırır.

    Ne varki insanları böylesi fecî' bir fitne ortamına sokmak şiddetle yasaklanmıştır.

    "Fitne kıtaldan (adam öldürmekten) eşeddir."

    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Fitne uyuyorken uyandırana lânet olsun!." buyurmuştur.

    .

    Âyeti celiledeki fitne ise, imânda hakkı-bâtıldan, amelde hayr-ı şerden ayırma denemesi, imtihanı ve düzeneği olarak buyurulmuştur.

    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ

    "Andolsun ki içinizden cihâd edenlerle sarbredenleri belirleyinceye ve size ait haberleri açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz." (Muhammed 47/31)

    Onun içindir ki nefse aklını kullanması ve zannına uymaması ikâz ediliyor:

    وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

    "Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zann, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. ALLAH onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir. (Yûnus 10/36)

    Zann: sanma, sanı, sezme, şüphe, işkil... Hüsn-i zann:güzel zann. Sû-i zann: çirkin zann.

    وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

    .

    "Hakkında bilgin bulunmayan şey'in ardına düşme (üzerinde durma) çünkü, kulak, göz ve fuad (öz,gönül) , bunların hepsi ondan mesuldur, sorumludur." (İsrâ 17/36)

    فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا


    "..... "RABB'im benim ilmimi artır" de" (TâHâ 20/114)


    Bunları ve nicelerini kelâmullahda bildiren RABB-û Birrun(celle celâluhu):

    وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاء كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءتْ مُرْتَفَقًا

    .

    "De ki; Hak, RABB'inizdendir. Öyle ise (artık) dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin!" (Kehf 18/29)


    Nefsleri yaratması araç, hidâyet vermesi amaç olan yüce RABB'imiz , yarattığının evvelini, âhirini, zâhirini, bâtınını bilici olarak:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

    "Şah damarından yakınında iken"(Kaf 50/16)

    يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ


    "Her nerede olsanız, O, sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görür." (Hadid 57/4) iken;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ


    "Ey imân edenler! ALLAH'dan nasıl korkmak gerekiyorsa (O'na yaraşır şekilde) öyle korkup gerektiği gibi sakının ve kesinlikle müslüman olarak can verin." (Âl-i İmrân 3/102)

    مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ

    وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

    "Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz ALLAH çok güçlü çok üstündür." (Hacc 22/74) ; (Zümer 39/67)

    كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ

    "Asla, (hayır, hayır) !... (insan) ALLAH'ın emrettiğini yapmadı." (Abese 80/23)

    وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

    "Ve sana yâkin (ölüm) gelinceye kadar RABB'ine kulluk (ibâdet) et." (Hicr 15/99)

    وَلاَ يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ


    "(Resûlüm) Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet ALLAH'ındır, O işitendir bilendir." (Yûnus 10/65)
    İzzet: değer, kıymet, yücelik, ululuk, kuvvet, kudret, hürmet, saygı, ikrâm, izaz. İzzet sahibi o kimseki: Ona emir verecek ve yasak koyacak yoktur.

    مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ

    "Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsinki izzetin hepsi ALLAH'ındır..." (Fâtır 35/10)

    يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ


    "Hâlbuki asıl izzet ALLAH'ın, Resûlü'nün ve mü'minlerindir. Fakat Münâfıklar bunu bilmezler." (Münâfıkun 63/8)

    Bu muazzam âyeti celilede, Halik Tealâ ALLAH (celle celâluhu) dan mü'minlere herkesin kabınca kaderince ulaşan izzet zincirini ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in izzet trafosunun ayarlayıcı oluşunu ne hârika beyân buyurulmuştur...

    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): " İzzet ve şerefim, kulluktur."buyuruyor.

    İmâm-ı Hasan (aleyhi's-selâm): "Bendeki gurûr değil, izzettir!" buyurarak halis kulun sultân olduğuna işâret buyurmuştur.

    .

    İzzetli insan (cüz'i izzet): kendini bilir, Muhammedî şahsiyetini korur.
    Tevâzu' kâr insan: kendini bilir, daha hoşgörülü davranır.
    Kibirli İnsan: kendini bilmez, şahsiyetini korur.
    Zilletteki (halk içindeki) insan: kendini bilmez, sahsiyetine yapılan hücûma hoşgörü gösterir...

    Tasavvufun baba yasalarındandır ki:

    "Kendini bilene babasının kanı helâl, kendini bilmeyene anasının sütü haramdır"


    Azîz kardeşim,

    İşte nefs kendini bilmezse, ölüp hesaba çekileceğine iknâ olmazsa, büktüğü ipi geri çözen kadına dönerse ve tüm ilâhî uyarı, emir ve yasakları bir kenara iter de , hevâ ve hevesini ilâh ederse neler mi olur?

    Bakalım ve görelim Kitab-ı Kerîm 'imize:

    َوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ

    Nefslerinde (vicdanlarında) bir düşünmediler mi? ALLAH gökleri ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri hak (gerçeğe uygun) ve belirli süre için (süreli, geçici) yaratmıştır (diye) . Bununla beraber insanlardan bir çoğu RABB lerine kavuşmayı inkâr ederler." (Rum 30/8)
    Gök: ulvî cisimleri, yer: Suflî cisimleri barındırır.
    Tefekkür: aklın; gayeye ulaşmak için eşyânın mâhiyeti konusundaki çabası ve tasarrufu olup bunun için kuluçkaya yatması, zihin yormasıdır.

    Akıl, ancak ve ancak mümkünü (olabilir olanı) bilir. Nakl ise tahakkuku (hakikatı ortaya çıkarma) bildirir... Birlikte tevhid olur.

    وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

    .
    "Her nefs ölümü tadacaktır. Ve ancak size kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı tamamen verilecektir..." (Âl-i İmrân 3/85 ve Enbiyâ 21/35)

    كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ


    "Her nefs ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz." (Ankebût 29/57)
    Zevk: tatmak.

    Zâikatün: tadıcı olarak

    Cismanî hayat:

    Normâl olarak, tabî hararet (sıcaklık) ve tabî rutubet (yaş olmak) ledir.

    Bürüdet (soğukluk) ve yubuset (kuruluk) hâkim olunca beden ölür.

    Nefs ise ölümü tadar.

    Testi kırılır,su kabını kaybeder...

    Nefs ölmez, ölüm acısını en çok nefs tadar...

    Dünyada her maddî zevk, sonunda maddî bir keder ve acı doğurur.

    Dünya nimetleri geçici ve sonu acıdır.

    Âhiret nimetleri dâimi ve zevkten öte haz vericidir.

    Nefs, ölüm acısından sonra hesaba dâvet edilmektedir.

    Hesabı düşünüp, teslim olup, sırât-ı müstakîm üzere istikamet etmesi emredilmiştir.

    Ahdinden dönenleri ise:

    وَلاَ تَكُونُوا كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِن بَعْدِ قُوَّةٍ أَنكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ


    ".... İpliğini sağlamca büktükten sonra , çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. ALLAH , bununla sizi imtihan etmektedir...." (Nahl 16/92)

    الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى

    "Onlar ki günâhın büyüklerinden (vebâlden) ve çirkef davranışlardan kaçarlar, ancak ufak tefek kusurlar hariç; Şüphesiz ki RABB'in geniş mağfiretlidir. O sizin her hâlinizi en iyi bilendir, sizi topraktan meydana getirdiğinde ve sizler analarınızın karınlarında cenin hâlinde iken, şimdi nefslerinizi temize çıkarmaya kalkışmayın? O'dur en iyi bilen günâhtan sakınanı!..." (Necm 53/32)

    İnsanda 7 safha:
    1- Cenin (ana karnında) ,
    2- sâbi (bebe) ,
    3- gulâm (bülûğa kadar) ,
    4- Şab (18 yaş) ,
    5- Kehl (35 yaş) ,
    6- Şeyh (50 den sonrası) ,
    7- ölüm...

    Fuhş, fahşâ, fevahiş: kötü söz ve fiil, büyük günâh, vebâl, ahlâka aykırı olan
    Lemem: küçük günâhlar...
     
    • Beğen Beğen x 3
  3. GERMO

    GERMO üye Kullanıcı

    Katılım:
    1 Kasım 2018
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    9
    Tecrübe Puanı:
    3
    SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ

    “Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.

    Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor. Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor…”

    Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

    3:cool: Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye`tiyniy Bi arşiha kable en ye`tuniy müslimiyn;

    (Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!… Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.

    39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;

    Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm… Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.

    Hz. Süleyman a.s. kendi çağının zahiri ve bâtınî ilimlerinde en kâmil insan idi. Akıl ve kalb ile ilgili ilimlerde olduğu kadar madde ve beden dünyasının olaylarına “mucize” ile müdahale ve yön verme ilâhî ehliyetine de sahiptir.

    Belkıs’ın tahtını bizzat Hz. Süleyman’ın zamandan münezzeh bir an içinde (yani zamansız boyutta) Yemen’den Kudüs’e nakletmesi (tayyi mekan ettirmesi/teleportasyonu) önemli bir olay değildir.

    Rasul ve Nebîlerin ilmî ve ya fiziksel “mucize”sini Velî zâtlar “indinde Kitap’tan bir ilim olan kimse/kimseler” de bir alt derecede gerçekleştirebilirler. Velî derecesinde olmayan herhangi bir inançtan bir insan ve ya bir cin kendi varlığındaki kudret tecellisini iyi ya da kötü niyetle kullanmayı öğrenerek “mucize-keramet” benzeri doğa üstü olaylar açığa çıkarabilir. Mesela… Cin “müslüman” olmadığı halde (“B sırrınca) özündeki potansiyel kudreti harekete geçirme tekniğini kullanarak Belkıs’ın tahtını “istidrac” ile getirebileceğinin farkındadır. Bu tür doğa üstülükleri mucize ve kerametten ayırt etmek amacıyla “istidrac” denilir.

    Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.

    Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor. Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor.

    40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;

    İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”… (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir… Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir… Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.

    Geleneksel meal ve tefsirler Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman’ın huzurundaki bir velînin (vezir Âsaf diye bilinir) ve ya Hızır’ın naklettiğini kabul ederler. Muhyiddin İbn Arabî ise Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin tahtı tayyi mekan ettirdiği ve zamansız anda yanına getirdiği görüşündedir. Kur’an âyetlerini semantik (kelime anlam bilim) yönüyle inceleyen bilim adamı Prof.Dr. İsmail Yakıt “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabında Tahtı Hz. Süleyman’ın getirmiş olabileceği ihtimalini Kur’an verilerine dayanarak izah etmektedir.

    Âyet… gözün açık olduğu sürede yani bir nevi “hareketsiz-sabit” olduğu “zamansız” boyuta dikkat çekmektedir. Buna göre zaman ve fiil (hareket/eylem) ilişkisinde basitten mükemmele doğru bir sıralama yapabiliriz.

    Varlığın en alt basamağında cansız varsayılan madde (elementler) bulunur. Maddenin şekil değiştirerek (çürüyerek, aşınarak vb.) eylemini göstermesi tam zamana bağımlıdır ve göz maddenin çürüme-aşınma hareketini yakalayamaz.

    Bitkiler bir kaç saat ve ya bir günük zaman içinde gözün algılayabileceği belirginlikte büyüme-çürüme hareketi gösterebilir.

    Hayvanların doğma-büyüme sürecinden ayrı günlük hareketleri göz tarafından algılanır.

    Cinler… varlıkları naklî bilgi (vahiy) ile sabit olup zaman içinde insan gözünün algılamada yetersiz kaldığı yüksek hızlarla hareket ettikleri yine naklî bilgi ile bildirilmiştir.

    İnsanlar:

    Avam bilincinde; bedensel/madde boyutta madde-bitki-hayvan âleminin zaman-eylem yasalarına bağımlıdır. Ruhsal boyutta cinlerin ve meleklerin fikirsel eylemlerinin altında kabul edilir. (Din felsefecileri ve bir kısım tasavvuf felsefecileri bu sınıflamayı yapar… kişisel inancım insanları avam-havas-hassul havas sınıfarına ayırmamaktır. Çünkü her insanda aynı değerde kullanılacak ‘açık çek’ ‘İlâhî Bağış’ vardır. Açık çeki tam kullananlara Hassul Havas Velî Rasul/Velî Nebî, yarım kullananlara Havas Velî, cebindeki çekten haberi olmadığı için kullanmayanlara avam denilir. Çekini kullanmayan çekini kullanandan daha fakir değildir ama “kendinden habersizdir”.)

    Havas bilincinde (Rasul ve Nebî olmayan Velî); bedensel/madde boyutta avam insan, cin ve meleklerden üstün yeteneklere sahiptir. Zaman içindeki eylemlerinde dilerlerse evrensel zaman yasalarına uymayabilirler. Ruhsal boyutta akıl ve ilim yönüyle daha olgundur.

    Hassül Havas bilincinde (Rasul Velî / Nebî Velî ); bedensel/madde boyutta tüm alt sınıftan (melekler dahil) hadsiz hesapsız üstün davranış sergilerler. Evrensel zaman yasalarına bağımlı olmadıkları gibi eylemlerini zamansız (zamandan münezzeh) boyutta gerçekleştirebilirler.

    Varlık sıralamasında “Melek” sınıfını zikretmiyoruz. Meleklik/Melekiyet diğer birimsel varlıklar gibi bir canlı türü olmayıp her canlı türünü maddesel ve ruhsal boyutta oluşturan özdür. Sıralamaya bir varlık türü gibi dahil olunursa “makamları, ilimleri, bilinçleri”nin sâbit olduğunu yazmak zorunda kalırız. İnsanlar ve cinler (İblis, Şeytan) gibi varlık basamaklarında makamsal iniş ve çıkış yapamazlar. Zaman, mekan, hareket/hareketsizlik gibi özelliklerle açıklanamazlar.

    * * *

    41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne la yehtedun;

    (Süleyman) dedi ki: “Onun arş (taht) ını ona tanınmaz hale getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?”.

    42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;

    (Sebe’ melikesi kadın oraya?) geldiğinde şöyle denildi: “Senin arş (taht) ın işte böyle midir?”… (Melike de) dedi ki: “Sanki o!… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk”.

    Hz. Süleyman’ın bizzat Belkıs’ın tahtını zaman ve mekandan bağımsız “mucize” ile tayyi mekan ettirmesinin bir delili de tahtın zaman-mekan-hareket gibi unsurlardan etkilenmeden huzura “müstekırr/sâbit/değişmeden” gelmiş olmasıdır. Velî ya da cin getirseydi taht “ müstekırr / sâbit / değişimsiz ” olmayacak, zaman ve mekan etkileşimi nedeniyle ancak en az Velî mertebesinden bakan bir gözün farkedebileceği (ve günümüzde teorik fizikçilerin bilimsel teorilerle izah edebilecekleri) “atomik boyutta” da olsa bazı farklılıklar gösterecekti. Meselâ aniden binlerce fersah yol kateden tahtı ışık hızını aşan “mucize” gücün etkisiyle maddeden enerjiye dönüşür, hacmi sıfır, kütlesi sonsuz olur. Tekrar madde boyutuna yoğunlaşırken yeniden atomlara dönüşür, yeniden hacim ve kütle kazanır. Bu değişimi yaşayan taht hiç bir zaman “eski taht” olmaz ancak bir an sonraki benzer devamı olur.

    Hz Süleyman a.s. Velî ve ya cin gibi tahtı zaman ve mekan etkileşimine sokmadan, enerji madde dönüşümüne uğratmadan “aynı” halde nakletmiştir ki “Onun tahtını ona tanınmaz hale getirin…” diyor. Bu emir ile taht sanki yeniden Velî (keramet) ve ya cin (istidrac) gücünde bir zaman mekan etkileşimine giriyor ve Belkıs’ın bedensel ve ruhsal görme gücü test edilmek isteniyor. Belkıs özünde mevcut olan potansiyel “ilâhî görme gücü” ile tahttaki zaman-mekân etkileşimiyle meydana gelen farklılaşmayı algılıyor. Görünüşte aynı fakat madde-enerji boyutuna sokulmuş ve değişime uğramış tahtın eski taht olmadığını “Sanki o…” sözüyle vurguluyor. Görünüşü aynı fakat son hali “yeni bir taht” hükmünde olan kendi tahtında “avam” algısının farkedemeyeceği değişimi “velâyet gücüyle” gördüğünü; “… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk” sözleriyle vurguluyor. Belkıs Hz. Süleyman’ın huzuruna gelmeden önce yine Hz. Süleyman tarafından kendisine gönderilen “mektup”u ( ilmi/ilmi açıklamaları) “okuyup” Allah Sistemi “İslâm”ı tanımış ve “Müslim”-(Teslim olan) sıfatını almış “velâyet” özellikleriyle donanmıştı.

    * * *

    43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;

    (Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.

    Hz. Süleyman Belkıs’a göndermiş olduğu mektuba;

    İnnehu min Süleymane ve innehu BismillahirRahmanirRahıym; (27/30-)

    “Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”

    sözleriyle başlamıştır. Bu âyette dikkat çeken en büyük özellik “Besmele”nin Süleyman isminden sonra zikredilmiş olmasıdır. Halbuki “Besmele”nin içinde “Allah” ismi mevcuttur ve mektubun en başına “Allah” isminin yazılması gerekmez mi?

    Kur’an’da her bir harf-kelime olması gereken yerdedir. Süleyman isminin Allah isminden öne alınmasında zahiri ve batınî hikmetler vardır.

    Krallar bir elçi ile başka bir krala mektup gönderdiği zaman mektubu alan kral hakaret kastıyla mektubun başındaki ismi yırtabiliyordu. Hz. Süleyman da “Allah” isminin yırtılma ihtimaline karşı kendi ismini başa almıştı. Tabii ki mektup yırtılmadı, zahiri hakaret oluşmadı. Bâtınî hikmet ön plana çıktı.

    Hz. Süleyman Belkıs’a Allah ismiyle inanması gereken bir hakikati beyan etti. Allah hakikati o dönemde insanların en kâmili olan Hz. Süleyman’dan tecelli ediyordu. Her devrin en kâmil bir insanı vardır ve Allah hakikatini o insan tecelli ettirir. Tüm zamanların en kâmili Hz. Muhammed a.s. isimli insan idi ve Allah hakikati en kâmil mânâlarıyla O’ndan tecelli etti. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra her devrin en kâmil insanı ancak “Muhammedî Hakikkat”dan yansıyan sonsuz Allah mânâlarından payına düşeni tecelli ettirebilir.

    Belkıs misali her insana ulaşan “mektup/ilim” muhakkak ki devrin Süleymân’ındandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmânirRahîm iledir.

    * * *

    43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;

    (Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.

    43. âyet Hz. Süleymân’a açılmış olan hakikatin Belkıs’a açık olmadığını anlatır. Burada Hz. Süleyman’ın ruhunu ve bedenini (aslında ruh ve beden aynıdır… anlatım amacıyla böyle bir ayrım yapıyoruz) oluşturan Allah isimleri (Süleyman isimli terkibin Rabbi) ile Belkıs’ın ruhunu ve bedenini oluşturan Allah isimleri terkibiyet yönüyle her ne kadar farklı da olsa her bir isim diğer sonsuz isimlerin mânâlarını holografik olarak özlerinde taşıdıkları için sonuçta Belkıs da (ve her insan da) Hz. Süleyman’a açılan mânâlara kendi özündeki kudretten ulaşabilir. Belkıs daha önce vehminde (hayalinde varsayımla) tanrılar oluşturup onlar adına insanlar tarafından uydurulan kurallara iman halinde idi. Kendi vehmi hakikat ile arasına perde oluyordu. Hz. Süleyman’ın elçileri vasıtasıyla ulaşan bilgileri değerlendirerek vehmindeki tanrılar varsayma yanılgısını düzeltti ve hakikat ile arasındaki perdeyi de kaldırmış oldu.

    Günümüzde insanlar… en azından uygarlık merkezlerinde yaşayan insanlar çok tanrıların var olmadığını biliyorlar. Fakat hâlâ değişmeyen şey bir tane de olsa bir tanrının var olabileceği zannı ve vehmidir. Uygar insanın aklı tek/bir tanrının var olmadığına inansa da yerini tarif edemediği ve adına “gönül” dediği duygusu tek/bir tanrının var olması gereğini arzu ediyor. Çünkü tek/bir tanrı var ise öldükten sonra bir hayat da var olacaktır. Eğer tek/bir tanrı yoksa öldükten sonra hayat da yok olacaktır. İnsan/insanlar akıllarıyla ve dilleriyle tek/bir tanrının varlığına kesin iman etmeseler de “gönülleriyle” doğal bir iman halindedirler. Bu doğal iman her insanı ölüm ötesi yaşamda sonsuzluğa taşıyacak olan en sağlam sigortadır.

    Allah Rasulleri ve Hz. Muhammed Rasul s.a.v. insanlara doğal imandan daha kuvvetli olanı teklif etmişlerdir. Ölüm ötesi yaşamın var olmasını tek/bir tanrıya değil de “Allah”a ve “Allah” a kul olmaya bağlamayı teklif etmişlerdir.

    Allah doğmayan, zamana mahkum olmayan/zamanı var eden, ölmeyecek olan yegane Ahad varlıktır. İnsan kendi varlığını tarif edilen Allah varlığı haricinde varsaymazsa insan da “doğmamış, zamana mahkum olmamış ve ölmeyecek” bir varlık bilincini keşfeder.

    İnsanın Allah sıfatlarıyla sıfatlanmasına “kulluk” denilir ve Arapçadaki özel Muhammedî anlamı “abd” kavramıyla ifade olunur. Allah Allah’dır, kendi varlığını Allah varlığı haricinde görmeyen insan da “abd’ullah”dır. Allah Bâkî’dir (sonsuzdur), kendi varlığını Allah’ın Bekâsı haricinde görmeyen insan da “abd’ulbâkî”dir.

    İnsanın Allah’a “abdiyyet/kulluk” sırlarını keşfetmesi ölüm ötesi sonsuz yaşam için bir/tek tanrıya gereksinim duyma duygusunu ortadan kaldırır.

    Belkıs ismiyle sembolize edilen insan bilinci tek/bir ve ya çok tanrı inancından Süleyman ismiyle sembolize edilen Rasul bilinci tarafından Allah’a abdiyyet imanı ile tanıştırılmaktadır. Kur’an’ın Süleyman ve Belkıs hikâyesi bu durumda günümüzde hâlâ Allah’a abd olamamış tanrı kullarına ışık tutmaya devam etmektedir.

    * * *

    44-) Kıyle lehedhulis sarh felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet an sakayha kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillahi Rabbil alemiyn;

    Ona (o kadına): “Köşke gir” denildi… (Kadın) onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını açtı… (Süleyman) dedi ki: “Muhakkak ki o iyice düzeltilmiş (cilalı), karure’den (şişe, billur cam, sırça) bir köşktür”… (Kadın da) dedi ki: “Rabbim, doğrusu ben nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a teslim oldum (O’nu gayrı bir vücudum asla sözkonusu değil)!”. (Neml, 27/20-44; B Meal) dedi.

    Belkıs Kudüs’e gelmeden Hz. Süleyman özel bir saray yaptırır. Sarayın zeminini parlattırarak derin bir su görüntüsü verir. Belkıs saraya girerken eteklerini ıslanmaması için yukarı kaldırır. Hz. Süleyman saray zeminin su olmadığını cam kadar şeffaf bir yapı olduğunu söyler. Belkıs ömrünün önceki bölümünü küfr karanlığı içinde geçirdiğini fakat Hz. Süleyman’ın ilmiyle İslâm’ı tanıdığını ve artık müslümlerden olduğunu söyleyerek saraya girer.

    Hz. Süleyman’ın Belkıs için yaptırdığı saray aslında Allah’ın yaratmış olduğu dünyâ ve âhiret yurdudur. Belkıs kendi özünü müslüman olarak tanıdığı anda dünyanın ve ahiretin hakikati bir cam şeffaflığı misaliyle ona açık hale gelir.

    Eteklerini kaldırarak saraya doğru yürüme hamlesi dünya ve ahirete bir hakikat ehli olarak nazar etmeye başlamasıdır.

    Bacakların görünmesi:

    Sol bacak dünyâsal bilinci, nefsin dünya için isteklerini anlatır. Belkıs sol bacağını açması dünyâsal isteklerinin zararlarını tanımış olmasıdır. Sağ bacak ahiret bilincini ve kalbin Allah’a yönelişini temsil eder. Belkıs sağ bacağını da açar yani bilincini ahirete kalbini Allah’a ulaşmak için kullanmaya başlar.

    Hz. Musa’nın Allah’ın huzuruna ulaşması anında her iki ayakkabısını da çıkarması gibi bazı tefsir rivayetlerinde Belkıs’ın da ayakkabılarını zeminin kirlenmemesi için çıkardığı anlatılır. Demek ki Belkıs da o anda yani Allah’ın huzurunda olma bilincinde Hz. Musa gibi dünya ve ahiretti dahi kalbinden atabilmiştir.

    * * *

    11-) Ona (ateşe) yaklaştığında: “Yâ Musa” diye sesleniş algıladı.

    12-) “Kesinlikle ben, ben Rabbinim! Hemen iki nalınını (beden ve bilinç bağlarını terk et; şuur olarak kal) çıkar; gerçekten sen mukaddes vadin Tuva’dasın!”

    13-) “Ben seni seçtim! O hâlde vahyolunan bilgiyi algıla!” (Ahmed Hulûsi/Yansımalar)

    * * *

    Kur’an’daki her uyarı, her açıklama, her hikaye her ne kadar Kur’an’da ismi geçen kişilere hitap etse de asıl seslenişi her insanın şahsınadır. Kur’an “Süleyman… Belkıs” ve ya “Musa…Firavun” dediği zaman her insan bu misalleri kendi üzerine almalı ve anlatılanları kendi nefsine uygulamalıdır.
     
    • Beğen Beğen x 2
    • Bilgi Verici Bilgi Verici x 1

Sayfayı Paylaş