Define cilik ve define isaretleri hakkında kullanıcılara bilgiler sunulan forum sitesi, define isaretleri, define siteleri, define sitesi, definecilik Tarih Öncesi Çağlarda Ölüm Ve Gömü | Define Mekanı- Define işaretleri

Tarih Öncesi Çağlarda Ölüm Ve Gömü

Konusu 'Eski medeniyetlerde ölü gömme gelenekleri' forumundadır ve MAMİ tarafından 24 Temmuz 2014 başlatılmıştır.

  1. MAMİ

    MAMİ üye Kullanıcı

    Katılım:
    6 Mayıs 2013
    Mesajlar:
    208
    Beğenileri:
    487
    Tecrübe Puanı:
    63
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    DEFİNE,AV-BALIK,MOTOR,ARABA
    Yer:
    MANİSA
    S.A...Nette gezinirken gözüme takıldı,siz dostlarımla paylaşmak istedim...


    Bu günün toplumlarıyla karşılaştırıldığında tarih öncesi toplumlarda ölüm, çok daha güncel bir olguydu. İrinli bir diş veya atlatılamayan bir soğuk algınlığı, hemen hemen bütün tıbbi imkanlardan yoksun o günün ortamında ölümcül bir tehlikeydi. Örneğin Elmalı yakınlarındaki Kara-taş-Semayük’te insanların % 4O’ı 10 yaşına erişemeden ölmüştü. Kadınların ortalama yaşı 30 yıl, erkeklerin ise bundan 5 yıl daha uzundu. Bir karşılaştırma yapılacak olursa 1935-40 döneminde 49,5 yıl olarak saptanan Türkiye nüfusu yaş ortalaması, 1975-80 döneminde kadınlar için 61,6 erkekler için 60,3 yıl olacak şekilde yükselmiştir.

    Günlük yaşamın bir parçası olan ölüm, büyük bir olasılıkla hiç bir zaman toplumlar tarafından bireyin sonu olarak algılanmamıştır. Bu nedenle ölümden sonraki yaşam hakkında, çok çeşitli yazılı belge ve etnografik veri bulunmaktadır . Bedenin ölmesi bir sınırın aşılması, benliğin bir boyuttan diğer bir boyuta geçişi şeklinde yansıtılmaktadır. Sınırı aşma, beklemeler, sınavlar ve hatta mücadelelerle dolu uzun bir yolun sonudur . Hem bu uzun yolculuğa çıkana yardım etmek, hem de geride kalanların acılarını hafifletmek amacıyla bazı dini törenlere gereksinim duyulması kolay anlaşılır bir olgudur.

    Hangi kültür aşamasından sonra mezarların ortaya çıktığı henüz kesinleşmemiştir. Bilinen en eski gömüler bundan 80.000-90.000 yıl önce, Mousterien dönemi Neandartal insanına aittir. Türkiye buluntuları henüz bu kadar eskiye dayanmamakla beraber çeşitli kazılarda, örneğin Antalya dolaylarında Karain ve İstanbul dolaylarında Yarımburgaz mağaralarında saptanan insan dişleri ve kemiklerinin belki de Paleolitik Çağ gömülerinden günümüze kadar ulaşabilen parçalar olduğu dönüşülebilir.

    Günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, Neolitik dönemin başlamasıyla Doğu Anadolu, Kuzey İran ve Kuzey Irak bölgelerinde tarım ve hayvancılık başlamıştır. Özellikle tarıma geçiş, avcı ve toplayıcı toplulukların yaşayış biçimi olan göçebeliğin terk edilmesine neden olmuştur. Artı ürününü depolamak için ambarlar kurmaya başlayan insan, giderek yerleşik hayata geçmiş ve kalıcı konutlardan oluşan ilk köy yerleşmelerini kurmuştur.

    Diyarbakır yakınlarında yer alan Çayönü Tepesi, ilk köy yerleşmelerinin en güzel örneklerinden biridir. Burada karşılaşılan yerleşme içi gömü geleneği, daha sonraki yüzyıllarda Anadolu’da çok sık uygulanacaktır. Buna göre ölüler topluca, sağ kalanların dünyasından uzakta bir yere gömülmeyip yerleşme içine, yani geride kalanların yakınına gömülmüştür. Çayönü Tepesi’nin çeşitli alanlarında konut tabanları altına açılmış, basit çukurlarda iskeletlere rastlanılmıştır. İskeletler, “hoker” tarzı denilen şekilde, bacaklar karma çekilerek yan yatırılmıştır .

    Çayönü’nde, kazıyı yapanlar tarafından “skull-building” olarak adlandırılan bir binada tüm iskeletlerin yanısıra, alt çenesiz 70 kafatası ve oldukça yoğun oranda, bir araya toplanmış, uzun kemikler ele geçmiştir . Buna göre iskeletler büyük bir olasılıkla, önce geçici olarak ayrı bir yere gömülmüş, daha sonra kemikler buradan alınarak binanın içine taşınmıştır. Değişik yorumlara açık olan Çayönü “skull-building” buluntuları, Alp Dağları yöresinin tek tük örnekleriyle günümüze kadar ulaşan kemik evlerini anımsatmaktadır. Yer darlığı nedeniyle belli bir süre sonra açılan mezarlardan toplanan kafatasları ve kemikler önce temizlenip, çoğunlukla üzerleri yazılıp bezendikten sonra “Beinhaus” denen binalarda, açıkta korunmuştur . Bu uygulamanın arkasında ne karmaşık bir ata kültü, ne de kanlı bir kurban töreni saklıdır – burada yapılmak istenen, ölen büyüklerden arta kalanları anılarına yaraşır bir şekilde “memento mori” olarak saklamaktır. Aksi yanıtlanana kadar 9000 yıl öncesinin Çayönü buluntuları için de benzer bir yorum getirilebilir.

    Tek tek kafatasları, İstanbul yakınlarındaki Fikirtepe ve Burdur dolaylarındaki Hacılar örneklerinde olduğu gibi, diğer bazı Neolitik Çağ yerleşmelerinde de izlenmiştir. Urfa bölgesi Aşağı Fırat havzasında yer alan, Çayönü’nün bazı tabakalarıyla çağdaş Nevali Çori yerleşmesinde iki evin tabanları altında kafatası kümeleri açığa çıkarılmıştır. Niğde yakınlarındaki Köşk Hüyük’te ise üzeri kille sıvanmış, aşı boyalı bir kafatası dikkati çekmektedir. Büyük bir olasılıkla ölen kişinin yüzünü yeniden canlandırmak amacıyla gerçekleştirilen kafataslarını kille sıvama işlemi , ilk üretimciliğin çanak çömleksiz evresi Doğu Akdeniz (Levante) topluluklarında, oldukça yaygın bir uygulamadır. Hem kille şekillendirilmiş kafatasları, hem de vücuttan ayrılarak saklanan kafatasları doğrudan bir ata kültüyle bağdaştırılabilir.

    Yerleşme içi gömü geleneği MÖ. 7. bine tarihlenen, Konya dolaylarındaki Çatal Höyük’te de görülmektedir. Burada ölenlerin büyük bir bölümü, konut içlerindeki kerpiç sekiler altına gömülmüştür. Bu sekilerin altında çoğunlukla birden fazla iskelet, bir defasında da toplam 32 bireye ait kemikler ele geçmiştir . Takı, silah ve aletler burada en sık rastlanan mezar hediyeleridir.

    Çatal Höyük kazılarını gerçekleştiren James Mellaart, eksik uzuvlara, iskeletten ayrılmış kafataslarına ve anatomik açıdan yanlış yerlerde duran bazı kemiklere bakarak, seki altı gömülerinin çoğunu ikincil gömüler olarak nitelendirmiştir. Aynı yerleşmede bulunan bazı duvar resimlerinde gözlenen betimlemeler, cesetlerin et ve iç organlardan nasıl temizlendiği sorusuna olası bir yanıt verecek niteliktedir:

    Bazı duvarlara, boyun tüylerinin biçimi ve geniş kanatlarına bakılarak akbaba diye tanımlanabilecek büyük kuşlar çizilmiştir. Bu kuşlar başsız insan betimlemelerinin yanında, onları gagalar gibi durmaktadır . Bu işlem, akbabalar gibi sadece gagalamakla kalmayıp cesetlerden iri parçalar koparıp götürebilecek nitelikteki yırtıcı hayvanların saldırılarına kapalı özel alanlarda veya yüksek platformlar üzerinde gerçekleştirilmiş olmalıdır. Günümüzde de İran ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yaşayan Pars toplulukları, ölülerinin cesetlerini buna benzer bir şekilde akbabalara sunmaktadır.

    Evlerin içi gömülü iskeletlerin bazılarında saptanan yanık izlerine göre, Çatal Höyük sakinleri ölülerinin kemiklerini temizlemede ateşten de yararlanmış olmalıdır. Biraz daha erkene tarihlenen Niğde yakınlarındaki Aşıklıhüyük iskeletlerinde de sıkça yanık izleri bulunduğu öğrenilmiştir. Kemiklerin büyük bir bölümünün de kül haline geldiği, hakiki yakma mezarlar burada da henüz bilinmemektedir.

    Yerleşme içi mezar uygulamasının Neolitik Dönem’in en yaygın gömü biçimi olup olmadığı sorusuna bu güne değin kesin bir yanıt verilememiştir. Anadolu’da kazılan bu dönem yerleşmelerinde ya hiç mezar ele geçmemiş, ya da ancak bir kaç örnekle yetinilmiştir. Buna göre belki de yerleşmelerin çeperinde veya daha uzağında mezarlıklar bulunduğu düşünülmelidir. Büyük bir olasılıkla gelenekler, bölgeden bölgeye değişmiştir.

    Geç Neolitik ve Kalkolitik Çağlar’da, yani M.Ö. altıncı, beşinci ve dördüncü binlerde de aynı durum geçerlidir. Giderek artan nüfus yoğunluğuna karşılık, ele geçen yerleşme içi gömü sayısı çok kısıtlıdır. Bir önceki dönemde yerleşme içi mezarlarda her yaş grubundan insana rastlanırken, Geç Neolitik ve Kalkolitik’te daha çok çocukların ev içine gömüldükleri saptanmıştır. Toplumun en savunmasız öğeleri olan çocuklar belki de bu şekilde ölümden sonra da korunmak istenerek, büyükler gibi uzakta bir mezarlığa gömülmemiştir.

    Tunç Çağları’nın başlamasıyla, yani yaklaşık M.Ö. dördüncü binin sonlarından itibaren, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yapılan bilimsel çalışmalarda artış görülür. Bu bağlamda bir çok Tunç Çağı mezarlığında arkeolojik kazılar yapılmıştır. Alışılagelmiş basit çukur mezarların yanısıra, giderek daha kalıcı mezar türlerinin ortaya çıkması, mezarların saptanmasını kolaylaştıran başlıca nedenlerden biridir. Örneğin artık cesetler pişmiş topraktan küplerin, başka bir deyişle pitosların içine gömülebildiği gibi, taş levhalardan oluşan sanduka mezarlara da gömülebilmektedir. Tarlalar sürülürken veya bazı inşaatlarda tesadüfen rastlanıldığında, bu tür mezarlar kolayca dikkati çekerek arkeoloji dünyasına kazandırılabilmektedir .

    Yerleşmelerde kullanılan küpler, büyük bir olasılıkla gerektiğinde mezar kabı olarak da kullanılabiliyordu. Cesetler, toprak içine meyilli olarak yerleştirilmiş küplere ayaklar önce olacak şekilde sokularak, hoker biçiminde yatırılıyordu. Tek kap küçük geldiğinde, iki değişik kap ağız ağıza verilerek kullanılıyordu .

    Yaygın kural, mezar başına tek gömü ise de, değişik cinsiyette, çift veya üç iskelet içeren küpler de izlenmektedir. Elmalı yakınlarında Karataş-Semayük nekropolünde, başka bir yerde benzeri henüz bulunamayan ilginç örnekte, büyük bir küp içinde sekiz ayrı bireye ait iskelet kalıntılarına rastlanmıştır. Bu tür gömüleri aile mezarları olarak yorumlamak yanlış olmasa gerektir.

    Bazı mezar küpleri çok sıkı ve kunt bir biçimde kapatılmıştır . Bunun amacı, ya mezar soygunlarını önlemek, ya da ölülerin mezarlarından çıkamamalarım sağlamaktır. Ölülerin geri gelerek, yaşayanları cezalandıracağı fikri büyük bir olasılıkla her dönemde çok yaygın bir inançtı. Ölen kişinin fiziksel olarak geri dönmesini önlemek ne denli kolaysa, geri dönen ruhundan korunmak da herhalde o denli zordu. Bazı Hitit metinlerinde, insanları taciz eden ruhlardan söz edilerek bunları huzura kavuşturmak için gerekli adak ve törenler anlatılmaktadır.

    Yapımları daha çok iş gücü gerektiren taş sanduka mezarlar, küp mezarlardan çok daha sağlamdır . Bu mezarlar, yakınlarında iri, tablasal parçalar çıkartılmaya uygun kireç taşı ocakları gerektirdiğinden, Anadolu’nun her yerine yayılamamıştır. Bazı örneklerde, malzemeden tasarruf amacıyla, yan duvarlar ocak taşlarından örülerek sadece iri bir sal taşı olarak yerleştirilmiştir. Kurulmaları daha çok iş gücü gerektiren bu mezarlara topluluk içindeki ayrıcalıklı kişilerin gömüldüğü savı akla yakın gelmektedir. Eskişehir bölgesinde yer alan ve İlk Tunç Çağı’na tarihlenen Demircihüyük-Sarıket mezarlık alanında sadece iri taşlardan örülü bazı sanduka mezarlarda soygun izlerine rastlanırken diğer mezarlara dokunulmaması da bu savı desteklemektedir. Bozüyük dolaylarındaki Küçükhöyük ve Milas yakınlarındaki lasos gibi yeterli oranda kireç taşı levha çıkartılabilen bölgelerde, mezarların hemen hemen tümü taş sanduka tipindedir.

    Önceki yüzyılların en yaygın gömü tipi olan toprak mezarların yerini tümüyle küp ve taş sanduka mezarların aldığı sanılmamalıdır. İçi örülü olmayan her basit, toprak mezarın da fakir bir mezar olduğu düşünülmemelidir. Ele geçen buluntular çoğunlukla bunun aksini kanıtlamaktadır.

    Toprak mezarlarda da birden fazla gömü bir arada bulunabilmektedir . Bu çiftlerin birlikte mi, yoksa birbirinden farklı zamanlarda mı gömüldüğü sorusuna yanıt bulmak oldukça zordur. Hizmetkârların efendilerini, kadınların ise kocalarını, yarı gönüllü yarı zorunlu, mezarlarında da yalnız bırakmadıkları ve hatta törenle kurban edildikleri düşüncesi akla gelse bile çoğunlukla geçerli olmamaktadır. Etnolojik karşılaştırmaların öğrettiğine göre, ölülere dokunmaktan çekinilmediği için eski mezarların içine ikinci bir gömü yapmakta hiç bir sakınca görülmemekte, bazen de adetler bunu zorunlu kılmaktaydı.

    Her nekropol alanında, dönemin alışılagelmiş gömme adetlerine uymayan bazı öğeler izlenmektedir. Örneğin İlk Tunç III evresine tarihlenen Bafra yakınlarındaki İkiztepe nekropolünde cesetler, bacaklar karma doğru çekik (hoker pozisyonunda) değil, yan veya sırt üstü düz yatırılmıştır. Gene İkiztepe’de ölülere madenden yapılma silah, alet ve süs eşyaları gibi oldukça zengin hediyeler sunulmuştur. îkiztepe’nin ayrıcalıklı bu özelliği ancak çevredeki bakır yataklarıyla açıklanabilir. Anadolu’nun diğer İlk Tunç Çağı gömü alanlarında, ölü sunularıyla ilgili belirli bir kural yoktur. Kişiye özel bazı nesneler, az da olsa takılar ve en sık olarak karşımıza çıkan ve içine yolluk olarak muhtemelen içki konulmuş tek bir kap en yaygın sunu türleridir.

    Burada ilgilenilen dönem Mısır’da piramitlerin kurulduğu, Mezopotamya’da ise ulu hanedanların hüküm sürdüğü M.Ö. 3. bin yıllarıdır. Bu dönem Anadolu’suna bakıldığında, geniş bir bölgeyi kontrolü altında tutabilecek krallıkların henüz kurulamadığı ve yönetimin yerel beyliklerin elinde olduğu sanılmaktadır. Orta Anadolu platosunda yer alan Alaca Höyük’te 1930 yıllarında gerçekleştirilen kazılarda açığa çıkarılan zengin mezarları da, bey sülalesinin aile mezarlığı şeklinde yorumlamak yerinde olacaktır.

    Burada kazılan bir kaç metre uzunluğunda, 50-70 cm derinliğinde, duvarları ocak taşlarıyla örülü ve üstleri kalaslarla örtülü hücrelerdir . Bu hücrelerden her birinin içine, yer darlığı çekilmemesine rağmen geleneksel şekilde, bacakları karma doğru çekili, süslü giysilerine bürünmüş, tek bir ceset gömülmüştür. Mezar odalarının içinde ele geçen buluntular şimdiye değin Anadolu gömülerinde ele geçenlerin en görkemlileridir: altın, gümüş ve tunçtan kaplar, tunçtan güneş kursları ve hayvan betimlemeli âlemler, gene altın ve tunçtan takılar ve silahlar, bütün bunların yanı sıra demir namlulu kamalar. Üzerleri altın varak kaplı kabzalarından da anlaşılacağı üzere, demirden kamalar o devirde çok büyük değer taşımaktaydı.

    İlk Tunç Çağı’nın sona ermesiyle, yani 3. binden 2. bine geçerken Anadolu’da yeni bir dönem başlıyordu. Orta Anadolu yaylalarında bir yandan Erken Hitit yerleşmeleri kurulurken, diğer yandan Asurlu tüccarlar ticaret kolonilerinin temelini atıyordu. Tüccarların dağarcıklarındaki en önemli mal hiç şüphesiz yazıydı. Yazının Anadolu’ya girmesi, arkeolojik kazılarda ele geçen nesnel kalıntılara bakarak anlaşılamayan olayların, konuşan metinlerin yardımıyla çözülebilmesini de sağlamıştır. Diğer verilere geçmeden evvel M.Ö. 2. bin Anadolu’su, bir diğer deyişle Orta ve Son Tunç Çağları mezar türlerini incelemek yararlı olacaktır.

    İlkede İlk Tunç Çağı geleneklerinden sapma görülmez: Hem Hititler’in merkezi Orta Anadolu’da, hem de batıda ve güneyde, gömülere ayrılmış özel alanlarda küp, taş sanduka ve basit toprak mezarlar bir arada izlenmektedir. Yeni özellik, sunu olarak verilen kapların sadece mezarların içine konmayıp dışına da yerleştirilmesidir . Dışta duranlar ölü adaklarından veya cenaze yemeklerinden arta kalıp, defin töreni sırasında veya daha sonra buraya bırakılmış olabilir.

    Kısaca değinilmesi gerekli diğer bir bulgu da, Kayseri dolaylarındaki Kültepe Asur ticaret kolonisi ve gene koloniler dönemine tarihlenen Yozgat civarındaki Alişar Höyük yamaç yerleşmesinde izlendiği üzere, yerleşme içi gömülerin yeniden ve sıkça rastlanacak biçimde ortaya çıkmasıdır. Burada cevaplanması gereken, bütün fertlerin mi yoksa sadece ayrıcalıklı kişilerin mi yerleşme içine gömüldüğüdür.

    En çarpıcı yenilik, M.Ö. 2. binde yaygınlaşan yakma mezar geleneğidir. Yakma mezarlar ilk olarak İlk Tunç Çağı bitiminde, yani M.Ö. 3. bin sonlarında, Suriye sınırı yakınlarında yer alan Gedikli’de ortaya çıkmıştır. Ölüler, bir odun yığınının üzerinde yakıldıktan sonra, toplanan külleri pişmiş topraktan ölü külü kapları (urneler) içinde gömülmüştür. M.Ö. 2. bin boyunca Ana dolu’nun her köşesine kadar sokulmalarına rağmen, yakma mezarlar tek geçerli gelenek halini almamıştır. Memleketin her köşesinde iskelet mezarlar ağırlıklı olarak görülmeye devam etmiştir. Ankara’nın batısında Ilıca, Boğazköy yakınlarında Osmankayası , Konya yakınlarında Karahöyük, Eskişehir dolaylarında Demircihüyük-Sarıket, Troia yakınlarında Beşiktepe ve İzmir dolaylarında Panaztepe nekropolleri örneklerinden de anlaşılacağı üzere her iki gömü biçimi aynı mezarlık alam içinde, yan yana kullanılmıştır. Çeşitli gömü türlerinin bir arada uygulanmasını, bölgede yaşayan değişik etnik gruplar ve farklı dinlerle açıklamak değil, Antik YunaıVda olduğu gibi yerel farklılıkların yanısıra, ölen kişinin veya geride kalan aile bireylerinin seçimi olarak tanımlamak her halde daha yerinde olacaktır.

    Daha ilk urne mezarlar bulunmadığı halde, Boğazköy’de 1930 larda yapılan kazılarda ele geçen çivi yazısı tabletlerden Hititler’de yakma mezar olduğu bilinmekteydi. Bunların içinde Büyük İmparatorluk dönemine tarihlenen, içinde kral ve kraliçenin öldüğü zaman yapılan dini bir töreni anlatan metin özellikle çok önemlidir. Ondört gün sürdüğü anlaşılan törende hayvanlar kurban edilmekte, ölüye içki ve yemek sunulmakta, tanrılar ve ölenin ataları için rahiplerce dualar okunmakta, aralarında kıymetli madenlerden yapılma nesneler de bulunan mezar hediyeleri verilmekte, ölen ve tanrılar için ağıtlar yakılmakta, defalarca cenaze yemeği yenerek ölünün heykeli etrafta dolaştırılmaktaydı. Mezar hediyelerinin çoğu örneğin kurbanlık hayvanlar, bir libas, kazma ve kürek yakılarak kül olmuş ölünün hizmetine sunulmaktaydı. Mezara konan bir parça toprak, üzerinde hayvanlarını otlatabileceği çayırı sembolize ediyordu.

    Kraliyet ailesine mensup ölü, törenlerin ikinci gününde bir araba yüklenerek üzerinde yakılacağı odun yığınının bulunduğu meydana götürülüyor ve büyük bir olasılıkla aynı günün akşamı yakılıyordu. Ertesi sabah köz yığını bira ve şarapla söndürüldükten sonra kadınlar, yanmadan kalan kemik parçalarını külün içinden ayıklayarak yağ dolu gümüş bir kaba yerleştirip ardından bir keten parçasına bohçalıyordu. Ho-meros’un dizelerinde günümüze kadar ulaşan,

    Troia savaşlarında hayatını kaybeden Patrok-los’un cenaze töreni, burada anlatılan Hitit törenine şaşılacak derecede benzemektedir: Pat-roklos’un cenaze töreninde de odun yığını sabaha kadar yanmakta, ertesi sabah ateş şarapla söndürülmekte, kemikler toplanarak çift katlı yağın içine yatırılmakta, altın bir kabın içine yerleştirildikten sonra ketenden bir kumaş parçasına sarılmaktaydı.

    Hitit metninde törene devamla, kemik parçalarının oturmaya yarayan bir nesnenin üzerine nasıl yerleştirildiği, önüne nasıl bir masa kurulduğu, ve ölüyle nasıl yemek yendiği anlatılmaktadır. Kemikler daha sonra “Taş Ev” denilen bir yere götürülerek bir yatağın üstüne yerleştirilip önüne bir lamba bırakılmaktadır. Taş Ev denilen mekan, ölenin son uykusuna yattığı yer, yani mezar anıtı olmalıdır. Diğer Hitit metinlerinden öğrenildiği üzere bu anıtlar, arazi ve hizmetkârlarla donatılmaktaydı.

    Kral ve kraliçenin cenaze törenleri ne denli görkemli olursa olsun, halktan kişilerin cenaze törenleri için de büyük bir olasılıkla, basitleştirilmiş şekilde benzer törenler gerekliydi. Halktan kişiler, hanedan ailesi mensupları gibi öldükten sonra tanrı mertebesine erişmeyip, öteki dünyada da topluluk içindeki sosyal düzeylerine uygun bir seviyeye inmekteydiler. Öteki dünyaya göçen bir kral nasıl toprak, hayvan ve kıymetli eşyalarla donatılıyorsa, halktan kişi de her halde son yolculuğuna boş elle çıkmıyordu. Hitit krallarının cenaze törenlerinin öğretisi, kazılarda ele geçen maddi kalıntıların, o günün koşullarında bir ölünün arkasından verilen dini ve sembolik, maddi ve manevi değerleri ne kadar eksik yansıttığıdır. Bu bilgi yetersizliği sadece Hitit dönemiyle sınırlı kalmayıp Anadolu’nun önceki ve sonraki kültürleri için de geçerlidir.

    Kimi yörelerde ölülerin evlerin içine, döşemelerin altına, kimi yerlerde höyüklere, kimi bölgelerde kuyu biçimli kazılmış yerlere, özel küplere, odacıklara, kimi kesimlerde de taştan oyulmuş yerlere gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır. Hititlerde üç türlü gömme yapıldığını biliyoruz. Toprak içine, küpe, taş kap içine ölü gömülürdü. Gene Hititlerde, eti yakılan ölünün kemiklerinin bir kaba doldurulup gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır.

    “Hitit İmparatorluk devrine tarihlenen, içinde kral ve kraliçenin öldüğü zaman yapılan dini bir töreni anlatan çivi yazılı metinler ölü yakma geleneğini detaylı bir şekilde tarif etmektedir. Ondört gün sürdüğü anlaşılan törenin ilk gününde hayvanlar kurban edilmekte, ölüye içki ve yemek sunulmakta, tanrılar ve ölenin ataları için rahipler dualar okumakta, aralarında kıymetli madenlerden yapılma nesneler de bulunan ölü hediyeleri verilmekte, ölen ve tanrılar için ağıtlar yakılmakta ve cenaze yemeği yenerek ölünün heykeli etrafında dolaşılmaktaydı. Söz konusu hediyeler ve kurbanlar yakılarak ölüye sunulmaktaydı. Törenin ikinci gününde ölü bir araba üzerinde yakılacağı odun yığınının bulunduğu meydana götürülmekte ve o akşam yakılmaktadır. Ertesi sabah köz yığını bira ve şarapla söndürüldükten sonra kadınlar geride kalan kemik artıklarını külün içinden ayıklayarak kokulu yağ dolu gümüş bir kaba yerleştirip, ardından bir keten bezine bohçalıyordu. Metnin devamında kemik parçalarının bir masa üzerine yerleştirildikten sonra karşısına konan bir başka masada ölüyle yemek yendiğini anlatmaktadır. Kemikler daha sonra Taş Ev denilen bir yere götürülerek yatak üzerine yerleştirilmekte ve önüne bir lamba konmaktadır.”

    Eskiçağlarda, ölülerin yakılması, yakılma işleminde özel törenler düzenlenmesi, Anadolu’da yaygın bir gelenekti. İlyada Destanında Hektor’un ölümünün ardından kadınlar ağıtlar yakmış ve Hektor’un ölüsünün yakılması için dokuz gün şehre odun taşımışlardı:

    “Ölümlere parlayan şafak sökünce onuncu günü,

    gözyaşı içinde götürdüler Hektor’un ölüsünü,

    Koydular yığınların tepesine, verdiler ateşe,

    Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,

    Ünlü Hektor’un ölüsü çevresinde toplandı bütün halk.

    Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,

    parıldayan şarapla söndürdüler odun yığınını,

    Söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,

    sonra topladı kardeşleri, dostları, ak kemikleri,

    hepsinin yanaklarından iri yaşlar dökülüyordu.

    Kemikleri alıp koydular bir altın kutuya,

    erguvan rengi yumuşak örtülerle sardılar kutuyu.

    Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,

    ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.

    Sonra bir mezar tümseği yapmaya başladılar,

    gözcüler diktiler çepeçevre, dört bir yana,

    mezar bitmeden Akhalar saldırmasın diye.

    Bir mezar tümseği olunca toprak, kabara kabara,

    gerisin geri döndü hepsi kente,

    toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni

    Zeus oğlu Kral Priamos’un sarayında

    İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor’un cenaze töreni”

    Hititlerle ilgili uygarlık buluntuları arasında ölü küllerinin, ölü kemiklerinin saklandığı özel kaplar görülmektedir. Bundan Hititlerin kimi ölüleri yaktığı, kimi ölülerin yalnız etlerini yakıp, kemiklerini sakladığı, kimi ölüleri de boynundan diz kapakları arkasına uzanan bir bağla sımsıkı bağlayarak, çömelmiş gibi bir durumda gömdükleri anlaşılıyor. Bu gömme şekillerinden biri de Hoker durumudur. Hoker durumundaki ölüler sağ veya sol yanlarına yatırılmış olup, sırtüstü bırakılanları pek azdır. Pek azının başı altında yastık görevini gören ufak yassı bir taş bulunmaktadır. Ölülerin hoker şeklinde (dizin göğse, çeneye doğru çekilmesi ve dizin karına doğru çekilmesi) gömülmesinin bize göre nedeni uyku durumunu temsil etmesi ve ölümün de bir çeşit uyku olarak algılanmasıdır.

    Hititlerde ölünün külleri kutsal sayılır, onlara karşı özel bir saygı gösterilirdi. Küllerin konduğu kap toprağa gömülürdü. Bu kaplar genellikle topraktan yapılmış küçük çömleklerdir. Öte yandan bu kül, kemik koyma kapları arasında tunç, başka türden alaşım kaplar da görülmüştür. Bu gelenek, maden kap yapma, Mezopotamya kaynaklıdır. Demek Hititler, bu alanda, komşu uluslardan birtakım inanç unsurları almakta sakınca görmemişlerdir. Bu durum inanç kaynaşmalarının kaçınılmaz bir sonucudur.

    Hititler, ölen kralsa yalnız etlerini yakar, kemiklerini yağlarlar, güzel kokularla yıkıyarak özel bir kaba koyup gömerler. Onların gözünde kral kutsaldır, tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Yine yukarıda dediğimiz gibi Hititler, kimi ölüleri diz çökmüş gibi boyundan, kollardan, diz kapakları arkasından bağlayıp gömerlerdi. Ölünün toprağa, ya da kendisine göre yapılmış özel küpe oturur gibi gömülmesi, dirilip yeryüzüne gelebileceği korkusundandı.

    Frigyalılar

    Frigyalılar da Hititler gibi ölülerine büyük saygı gösterirlerdi. Ölüler sırtüstü gömüldükten sonra üzerine bir tepe meydana getirecek şekilde toprak yığılırdı. Bu toprak yığınının altında bir mezar odası bulunur, ölünün yanında hediyeleri gömülürdü. Buradan Frigyalıların da Hititler gibi öldükten sonra dirilecekleri inancını taşıdıkları anlaşılıyor. Bu mezar biçimi çok uzun yıllar, Bizanslılara kadar sürmüştür.

    Anadolu’da çeşitli gömme adetlerinin bulunması, bunun çağlarla ilgili olduğunu, etkilenme kaynaklarının başkalığıyla bağlantılı bulunduğunu göstermektedir. Bunun nedeni ise o çağlarda Anadolu’da yaşıyan toplulukların kendi bütünlükleri içerisinde ayrı birer uygarlık oluşturmalarıdır.

    Yaşayan ölü düşüncesinin en büyük sonucu ölü hediyeleri, ölü yemeği ve içkisidir. “Ön tarih Anadolu’sunda, mezarlara hediye bırakmak, ölülere yemek, içki sunmak ve dünya işine yarayan eşyayı beraberinde götürmesini sağlamak adeti vardır.”

    İncelenen Eski Anadolu mezarlarında hayvan iskeletlerine de rastlanmıştır; ancak bu iskeletlerin yenilebilen kısımları eksiktir. Bunlar da ölü gömülüp hediyeleri yerleştirildikten ve mezar kapandıktan sonra başlayan kurban merasimi ve ölü yemeği kalıntılarıdır. Ölü yemeğinde kurbanlar kesiliyor, yenilebilen yerleri yeniyor, baş ve bacakları da ölüye sunuluyordu. Bu hediyelerin yanında ölünün yanına öbür dünyada kendisine arkadaşlık etmesi için köpeğini de gömme adeti vardı.

    Eski Anadolu inançları yukarıda da belirttiğimiz gibi animist unsurlar taşır. Buna göre “ruh, arada bir gövdeye gelir girer, mezarda ölü dirilirmiş. Bu yüzden ölüye, onun kemiklerine sövmek büyük suç sayılırdı.”

    Peki bir kişi öldüğünde onun ruhu ne olmaktadır? “Hitit ölü ritüellerinde, bir Patili rahibi tanrılara ölü ruhunun nereye gittiğini sorar. Tekrar tekrar yöneltilen sorulara verilen cevaplar ise oldukça ilginçtir: O, sedir ormanları evine gitti. O, oraya gitti. O, şuraya gitti veya buraya gitti. Yedinci kez sorulduğunda tanrılar: Anne onun elinden tuttu ve ona refakat etti şeklinde cevap vermektedir. Bu ifade bir taraftan ölü ruhunun ata kültü gereği ataların ruhlarıyla birleştiğini gösterirken, diğer taraftan da annenin ölü ruhuna refakat etmesiyle bu yolculuğun kolay bir yolculuk olmadığını vurgulamaktadır. Daha önce ölmüş olduğu için anne yeraltı dünyasını belki de daha iyi tanımakta ve bu nedenle ölü ruhunu ölüler diyarına götürmek üzere elinden tutmaktadır.”

    Ancak yeraltı dünyasına inen ruh bazı durumlarda yaşayanları ziyaret edebilir: “Hititlerde, özellikle zorla ve haksız yere öldürülmüş olan insanların ruhları ve kendilerine kurban sunulmayan, öfkeleri yatıştırılmamış ölü ruhlarının birtakım yollar bulup insanların dünyasına sızarak onları rahatsız ettiklerine inanıyorlardı. Ayrıca bu ruhların insanlara rüyaları aracılığıyla gözüktüğüne, hatta onlarla karşılaşmanın insanları kirlettiğine inanılmaktaydı.”

    ARKAİK VE KLASİK ÇAĞDA ÖLÜ GÖMME ADETLERİ

    Ölü gömme törenleri insanlığın varoluşu ile başlamış, toplumların inançları doğrultusunda birçok örf ve adetin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu gelenekler içerisinde, bugün dahi, bize tanıdık gelen izler görülmektedir. Çok geniş kapsamlı olan bu konuyu incelerken, tarihi sırayı bozmadan günümüze kadar getirmek ilginç olabilirdi, ancak bu çok uzun bir makale olur ve tüm dergiyi kapsayabilirdi; o nedenle sadece M.Ö. 6 ve 5. yüzyıllar konu edilmiştir.

    M.Ö. 6 ve 5. yüzyılların kıta Yunanistan’ında, ölü gömme adetleri hakkında pek fazla bilgi yoktur. Tarih yazarları bu törenler hakkında yeterli bilgi vermemektedirler. Trajedi yazarlarının ölümle ilgili anlatımlarının ise, gerçek mi yoksa oyunla ilgili dinsel hikayeler mi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Hatipler ve şairler bu konuda daha ayrıntılı bilgi vermektedirler. Ayrıca, Atina’daki cenaze törenleri ile ilgili kuralların daha sonraları yazıya dökülmüş metinleri vardır. Örneğin Cicero’nun “Kanunlar” adlı kitabının ikinci cildinde, Phaleronlu Demetrion’un “Peri tes Athenesin Nomethesias” ve Plato’nun “Kanunlar” adlı kitabının on-ikinci cildinde bu törenler uzun uzadıya anlatılmıştır. Kuşkusuz taş yazıtlar ve mezar taşları ile vazo resimleri bu konuda en sağlıklı kaynakları oluşturmaktadır.

    Kara gecenin 2 çocuğu vardı. Bunlar ‘Beyaz Uyku’ ‘Hypnos’ ve ‘Kara ‘Thanathos’ idi. Hypnos rahatlatıcı iken Thanathos kişiye acı verirdi.

    GÖMMENİN ÖNEMİ:

    Attika halkı için cenaze hazırlıkları ve gömme töreni o kadar önemlidir ki, bundan kaçınan kişiler devlet tarafından cezalandırılmaktadır. Atina dışında ölen birisi mutlaka kendi memleketine getirilip gömülmektedir. Ailede ölen kişiyi toprağa verme görevi erkek evlada aittir, özellikle baba mutlaka mirasçısı olan oğlu tarafından gömülmektedir. Plato bu törenlerde sarfedilen paraların, ölen kişinin sosyal durumuna göre değiştiğini yazmaktadır.

    ÖLÜYÜ HAZIRLAMA (PROTHESİS):

    Tören için ölüyü hazırlama işlevine “prothesis” denilmekte ve bu işi, ailedeki en yaşlı kadın yapmaktadır. Prothesis, ölümden birgün sonra ölü evinde yapılmaktadır. Bir günlük bekleme süresi ölümün kesinleştiğini anlamak için yeterlidir. Yaşlı kadın cesedi yıkayarak kokulu yağlarla ovmakta, beyaz keten veya pamukludan yapılmış bir elbise ile hymation (bir çeşit manto) giydirmektedir. Bunlar bazen işlemeli, bazen de renkli şeritlerle süslüdür. Dudaklar ve gözler kapatılmakta, başa defne yapraklarından veya zeytin dalından bir çelenk konmaktadır. Ceset yüksek bir kline üzerine, başının altına yastık koyarak yatırılmaktadır. Etrafına, daha sonra mezara konacak vazo ve testiler dizilmektedir.

    Yazılı metinlerde anlatılanları kanıtlamaları bakımından vazo resimleri üzerindeki sahneler çok önemlidir. Bunlar içinde M.Ö. 500 yıllarında yaşamış olan Sappho ressamı oldukça ayrıntılı ikonografik bilgiler vermektedir . Bu konuyla ilgili tüm vazo resimleri ve rölvefler üzerindeki tas virler ilginç benzerlikler göstermektedir. Cesedin başında matem tutan erkekler sağ ellerini (bazen iki elini de) yukarı kaldırarak avuçlarını dışarı çevirmekte, kadınlar ise saçlarını yolmaktadırlar

    Prothesis töreninin amacı sadece ölünün hazırlanması değil, fakat ayı zamanda, yakınlarının ve dostlarının acılarını ve saygılarını sunmaları için bir fırsattır.

    Bir diğer gelenek, ölü kişiyi Hades’te Styx nehrinin öbür yakasına geçirecek olan kayıkçı Kharon’a verilmek üzere dili altına para koymaktı.

    ÜÇÜNCÜ GÜN (EKPHORA):

    Prothesisi izleyen Ekphora, defin günüdür. Buna üçüncü gün törenleri de denilmekte ve her zaman güneş dogmadan önce yapılmaktadır. Tören flütle verilen bir sinyalle başlamakta ve refakatçilerle birlikte söylenen cenaze şarkısı ile ölü evden çıkmaktadır (sonradan Solon kanunları ile müzik yasaklanmıştır). Kortejin başında ailenin oğlu ve erkek akrabaları yer almakta, bunlar, erkek arkadaşları elemektedir. Kadınlar ise yakınlık derecesine göre karısı,kızı ve kızkardeşleri olmak üzere en arkada sıralanmaktadır. Diğer kadınlar, akraba olsun veya olmasın, tören dışı bırakılmaktadır.

    Cenaze, başı hariç hertarafı örtülü olarak ya bir arabada veya taşıyıcılar tarafından omuzlarda götürülmektedir. Taşıyıcılar aile fertleri ve kölelerden oluşmakta, bazen de bu işi profesyonel olarak yapan kurumlar tarafından organize edilmektedir. Törene katılanların hepsi siyah veya gri elbiseler giyerken, erkekler saçlarını kısa kestirmek zorundadırlar. Ölen kişi varlıklı bir aileden geliyorsa gömme veya yakma (kremasyon) geniş bir cadde veya anayol üzerin’den iyi bir yerde yapılmaktadır. Örneğin zengin ler nekropolü olarak bilinen Keramaikos mezarlığı, Atına’da DyploS’un yakınındadır. Fakir sınıfın gömülmesı için halk mezarlar, tesis edilmiştir ki, buralarda bazen birkaç defin birarada yapılabilmektedir.

    Ölü gömülmeden veya yakılmadan önce, üç kere ruhuna seslenilmekte ve sonra bir tabuta konarak mezara indirilmektedir . Güneş doğumundan önce etraf karanlıktır ve yağ kandilleri yanmaktadır. Cenaze, yakınları tarafından tabut içine konmakta Taş veya mermer sarkofajlar Roma çağına kadar görülmezler. Ekonomik koşulları uygun olmayan fakır halk tabutsuz gömülmektedir.

    Atinalılar ölülerini, başı daima batıya gelecek şekilde gömmektedirler, ayaklar doğu istikametindedir. Etrafına çeşitli hayattayken kullandığı bazı eşyalar veya öldükten sonraki uzun yolculuğunda lâzım olacak şeyler dizilmektedir. Para, süs eşyaları, aletler, kapkacak, oyuncak gibi objeler ölenin yaşına, kadın, erkek veya çocuk oluşuna göre değişmektedir. Para veya para birimi o an obol, geneİlikle, ölünün dudakları arasına konmaktadır, inanışa göre bu para ruhun, Styx ırmağından geçmek için, kayıkçı Charon a vereceği paradır.

    Definden sona mezar üzerine bir loutrophoros (çift kulplu ince vazo) veya taş bir urna bırakılırdı. Daha sonraları, ölünün adı ve ithaf yazılarının bulunduğu mermer veya taş bir plaka konulmaktadır. Zamanla bu steller üzerinde, özenle yapılmış rölyefler yer almış ve mabed fasadı gibi biçimlendirilmiştir. Gömmeden sonra mezar üzerinde yapılan kuçuk bir törenle, toprağa meyveli bir tohum ekilmektedir. Tohumlar yeşerdiğinde, köklerinin ölüye güven ve sükun verdiğine. inanılırdı. Mezar üzerinde yapılan son törene “Ta-trita” adı verilmektedir ve mezar üzerine bir kaptan içki dökülmektedir. Bu, belki de bir çeşit, sulama olarak nitelendirilebilir.

    Definden sonra yaslı kişiler ölü evine dönmektedir. Matem süresince kap. önünde, içi su dolu bir kabın bulunması dikkat çekicidir. Misafirler giderken, ev d,şından temin edilmiş bu sudan içerek arınmaktadır. Daha geç evrelerde görülen ölü evinin kapısına bir tutam saç veya selvı dalı asma adeti, Klasik Yunanda henüz yoktur.

    CENAZE YEMEĞİ (PERİDEİPNON):

    Paralarımı ziyafet için harcadığımda,

    Ve onlar siyahlar içinde eve döndüklerinde,

    Bütün yemek kaplarının kapaklarını kaldırırım,

    Ve tüm matemliler gülümser,

    Ve yemek tıpkı bir düğün törenine döner,

    Yukardaki dizeler, efendisi ölmüş bir ahçının duygularını anlatan Hegeisppos’a ait bir oyundan alınmıştır. Bu satırlar dan da anlaşıldığı gibi, edebi kaynaklar, ölü evinde verilen bir yemekten bahsetmekte, ancak uzun uzadıya tarif etmemektedir. Bazı mezar eşyası depolarında ortaya çıkarılan karbonlaşmış yiyecek kalıntıları, hayvan kemikleri ve kap kaçak parçaları ölü ziyafetinin varlığını kanıtlamaktadır. Kuşkusuz bu konuda en önemli kanıt, mezar stelleri üzerindeki ziyafet sahneleridir. Yazılı kaynaklar bu ziyafetlerin, ölü evinde toplanan akraba ye yakınlarının ölen kişiyi anmak, onun hakkında konuşmak ve böylece acılarını hafifletme amacı taşıdığını yazmaktadırlar.

    DOKUZUNCU GÜN (TA-ENATA):

    Ölümün dokuzuncu gününde bütün aile ve diğer yakınlar “Ta-enata”yı kutlamak için mezar başında, tekrar toplanmaktadır. Bu törenle ilgili bir zor unluk olmadığı halde,örf ve adetlerin gereği olarak, mutlaka yapılması gerekiyordu.

    YASIN SONA ERMESİ (TA-NOMİNOZEMA):

    Yasın sona ermesi diğer bir törenle yapılmaktadır, ancak ayrıntıları hakkında bize gelen fazla bir bilgi yoktur. 6. ve 5. yüzyıllarda yani Arkaik ve Klasik Çağlarda yas süresinin 30 günlük olduğu ve bu sürenin bitiminde herkesin, hiçbir-şey olmamış gibi, günlük yaşantılarına döndüğü bilinmektedir.

    YILLIK KUTLAMALAR (GENESİA):

    Yasın sona ermesi demek, ailenin ölüye karşızorunluluğunun bitmesi demek değildir. Her yıl yapılan anma törenleri belki de, önce yapılanlardan çok daha fazla önem taşımaktadır. Ailenin meşru mirasçısının ölünün ardından yıllık anma törenini yapması kanunen zorunlu kılınmıştır. Zaten Yunan toplumunda, dokuzuncu gün törenleri hariç, diğerleri zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken örf ve adetlerdir. Aksi takdirde yasal olarak ceza verilmektedir. Yıllık kutlamalar için ünlü tarihçi Herodotus “Genesia” adını kullanmaktadır. Klasik kaynaklar sadece “ adetler neyi gerektiriyorsa, o yapılır” şeklinde yazmaktadır. Buna göre mezar ziyaret edilir, çiçek konur, şerit ve kordelalarla süslenir, hediye lekythoslar bırakılır ve geleneksel saygının ifadesi olarak, mezar önünde durulurdu.

    Görüldüğü gibi ölü gömme adetlerinde, öz olarak fazla bir değişme yoktur. Her toplum kendi dini inançları doğrultusunda bazı eklemeler yapmıştır, ancak günümüze kadar gelen ortak adetler açık olarak görülmektedir.

    “Roma’da Ölüler İçin Yapılan Seremoniler “ kitabından

    Ölümde Rituel (Önemli Şahıslar İçin Yapılanlar)

    Ölüm anında, kişi son nefesini vermeden annesi tarafından öpülmek suretiyle ruh yakalanmaya çalışılır ve anne evladının gözlerini kapar. (Annenin yaşamadığı durumlara ilişkin bir not düşülmediğinden aile büyüklerinden birinin bunu yapacağını varsayıyoruz.)

    Tüm yakın akrabalar toplanarak ölen kişinin ismini yüksek sesle çağırıyorlar. Ölüyü yere yatırıp, yıkayıp, güzel kokulu yağlar sürüyorlar.

    Ölen erkek ise Togo giydiriliyor. Toga’nın rengi de ölen Kişinin sosyal yasamdaki statüsüne göre belirleniyor. Ayrıca sivil veya askerî alanda önemli bir başarı elde ettiyse başına çiçekten bir taç geçiriliyor. Ağzına madeni bir para konuyor ki bu parayı Styx ırmağından geçerken Charon’a verebilsin.

    Ölen kişi çok çok önemli biriyse özel bir yatağın (lectus funebris) üstüne yatırılıyor, 7 gün süreyle bu konumda tutuluyor ki ziyaretçileri gelip saygılarını sunabilsinler.Yoksullar ise ölümden bir gün sonra ya yakılıyorlar ya da gömülüyorlar.Cenaze törenleri geleneksel olarak geceleri yapılıyor ve bu törende müzisyenler çeşitli nefesli, üflemeli çalgılarla müzik yapıyorlar. [Örneğin: Horn (Boynuz) ve Pipe ile]Önemli insanların cenaze törenlerinde ağıt yakmak için profesyonel kadınlar (ağlayan kadınlar) tutuluyor.M. S. 2. yüzyıldaki gömme adetleriyle ilgili yapılan önemli değişikliğe kadar Roma’da tercih edilen gömme yöntemi ölüyü yakma idi.Her ölüm yıldönümünde önemli kişiler için seremoniler yapılıyor. Bu seremonilerde mezarlar açılıyor ki yapılan leziz yemekleriyle paylaşılsın.Yiyecek ve içecekler amforalarla veya yoksul insanlar için kullanılan ölü gömme kaplarıyla da (urne) verilebiliyordu.Ayrıca seremoni dışı zamanlarda da bazı mozole veya sarkophag tarzı mezarların tavanında bulunan deliklerden ölülere borularla yiyecek ve içecek verildiği biliniyor.

    Özel insanların cenaze törenlerinde ölenin yanısıra atalarının veya kentin ölmüş önemli büyüklerinin de imajları taşınıyor (maske, büst vb).

    Törenlerin bitiminde, ölen kişinin evine özel bir köşeye onun imajı konuyor. Şekil ve renk olarak ölüye benzeyen maske şeklinde bir imaj. Bu imaj bir tapmak modelinin içine yerleştiriliyor. Tepesine tahtadan bir gölgelik konuyor.

    Aileden herhangi önemli bir kişi öldüğünde de. bu maskeler yüzlere konmak

    suretiyle törenlerde taşınıyor. Ayrıca bu törende sahibinin sosyal statüsüne göre giymesi gerekenler de giyiliyor.Örneğin: Ölen yönetici sınıftan biriyse veya hakim vb. “’Grevde ise toga giyiliyor.Ayrıca giyside mor renkte çizgiler veya mor renkte şeritler, kurdela vb. olabiliyor.Askeri alanda başarı kazanmış birinin togasında ise altın işlemeler mevcut.Maskeleri taşıyan şahıslar at arabalarıyla cenazenin yapılacağı yere gelip fildişi sandalyelerde yerlerini alıyorlar.

    TOTEMİZM

    Totemizm kısaca “insanla hayvan ya da bitki gibi doğal nesneler arasında bir akrabalık ilişkisi ya da gizemli bir bağ bulunduğu inancına dayanan düşünce ve davranış sistemi”dir. Genel olarak, totem hayvan ya da bitkiyle topluluk üyesi arasında bir akrabalık ilişkisi kurulur. Bu ilişki mitolojiyle de desteklenerek kuşaktan kuşağa aktarılır. Türklerin kurt neslinden ve kayın ağacından geldiği inancı buna bir örnek olarak verilebilir. Böylece bitki ve hayvana aktarılan kutsallık sayesinde, doğa, kutsal ve kutsal olmayan olarak ikiye ayrılır.

    Kutsal olan kutsal olmayan ayrımı, totem-hayvan ya da totem-bitkinin rasgele tüketilmesinde de kendini gösterir. Bunlar ancak dinsel törenlerde tüketilebilir, bunun dışında, totem-hayvan ya da totem-bitkiye dokunulmaz.

    Örneğin, Batı Anadolu’da “Apollo bilici kadını kehanete başlamadan önce kutsal defne dalından yerdi” . Kutsallaştırılan bu bitkiler bu yüzden sadece dinsel törenler için kullanılabilirdi. Örneğin ölen bir kişinin tabutu bu ağaçtan yapılır.

    Ataların bu şekilde kutsal ağaçlarda eyleştiği inancı Anadolu’da hemen hemen her türbenin yanında kesilmesi yasak olan bir kutsal ağaç bulunmasını da açıklamaktadır. Bu ağaç ve bitkilere gösterdikleri saygı, aynı zamanda atalarına gösterdikleri bir saygı haline geliyor. Bu bitkileri törenlerde kullanarak da atalarından yardım istiyorlar. Ağaçlara bez bağlamak, mezarlara belli bitkiler bırakmak vb. bu çağrının ifadesidir. Ata ruhlarının bu şekilde doğada belli nesnelerde varolduğu düşüncesi insanların tüm doğayı canlı olarak algılamasına ve Animizm inancına yol açmıştır.

    ANİMİZM

    Animizm kısaca ölenlerin ebediyen dünyadan ayrılmadıkları, bunların ruhlarının cenazenin çevresinde, ağaçlarda, bitkilerde ve giderek tüm doğada dolaştığı ve böylece tüm doğanın canlı olarak algılanmasıdır. Örneğin, Çerkezler için armut ağacı sığırların koruyucusudur. Kırgızlar için elma ağacı kadınlara doğurganlık verebilecek güce sahiptir. Yakut kadını ise çocuk sahibi olabilmek için karaçam ağacına dua eder. Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi kaynağını atalarının ruhlarının buralarda eyleştiği düşüncesinden alan inançlar bulunmaktadır.

    Animizme göre ruhlar, öbür dünyada da bu dünyanın benzeri bir hayat sürdüğünden “ölünün öbür dünyada fakir düşerek başkalarına muhtaç kalmamasını temin etmek lazımdır. O halde, ölen kimsenin eşyalarını, zengin ve kudretli ise, esir ve hizmetkarlarını da, ölüyle beraber göndermelidir. İlkeller eşyaları da insanlar gibi canlı addettiklerinden bunların ölmelerini temin etmek üzere mezara gömer, yakar veya kırarlar. Böylece ölü, öteki dünyaya birlikte götürdüğü eşyalar sayesinde rahatını temin eder.”

    Animizme göre kişinin vücudunun bir parçası da onun ruhundan bir parça taşır. Kişinin gölgesi, sudaki aksi, tasviri de onun ruhunun bir parçasını taşır; çünkü “tasvir ile gerçek aynıdır.” Tek tanrılı dinlerin, özellikle İslamiyet’in resim yapılmasını yasaklaması, bu eski inancı ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir. İnsan tarafından kullanılan eşyalar da yine onun ruhuyla özdeştir. Ölümden sonra bunlar yakılarak ya da fakirlere verilerek ruhun tekrar gelerek yaşayanları rahatsız etmesi önlenir. “Ölü gömülürken şahsi eşyası -bilhassa kendi yapmış oldukları ile daimi bir surette temas halinde bulundukları- beraberce mezara konur, yakılır, kırılır ve çok nadir olarak suya atılır veya yüksek bir yere asılır.” “Ölü, yaşayanları büyük bir kıskançlıkla gözlemektedir. Eğer kendisine ait bir eşyanın başkası tarafından kullanıldığını görürse, derhal eşyasını kullananları öldürür.” Bu yüzden “ölünün diriler üzerinde herhangi bir fena tesir yaratmaması ve dirilerin de ölüler üzerinde benzer bir sonuç meydana getirmemesi için ölen şahsın temas etmiş olduğu eşya ile katiyen temas edilmez. Bunun için de bunlar muhtelif şekillerde yok edilirler.”

    Animizme göre ölü kutsaldır. Bu yüzden, onun karşısında kutsal olmayan her türlü işi, çalışmayı durdurmak gerekir. (Bugün Anadolu’da cenaze haberi alındığında her türlü iş güç bırakılır.) Ölüm halinde kimi hareketler yapmak, ağlamak, sızlamak, kadınların saçlarını kesmesi, bedenlerine toprak sürmesi, bazen çok uzun süre konuşmayarak yas tutması gereklidir.

    “Ölüm olayı neticesinde ölünün karısı, yakınları ve eşyası pislenir. Bu sebeple, bu gibi eşya ve canlılar tabudur. Onlarla her ne olursa olsun temas etmemek lazımdır. Çünkü bu eşya ve canlılardaki pislik derhal temas edene geçmektedir. Dul kadınlar kocalarının ruhlarına majik bağlarla bağlı olduklarından kimseyle evlenmelerine olanak yoktur. Her şeyden evvel bu bağın koparılması lazımdır. Bu sebeple dul kadınlar kendilerini bazı işlemlere tabi tutarlar. Çeşitli milletlerde görülen bugünkü matem elbiselerinin esasını, kocasının ruhunu aldatmak üzere boyalar sürünmek, deri ve kumaş parçaları örtünmek suretiyle kadınlar tarafından yapılan pratikler teşkil eylemiştir.”

    Çoğunlukla, öldükten sonra ruhun vücuttan genellikle bir hayvan, özellikle bir kuş şeklinde ayrıldığı tasvir edilir.

    Ölülerin, salt çürüyen bir et ve kemik yığınından ibaret olmadığı, ölülerin gömüldüğü ve mistik bir alemde kendilerine barınak edindiği, ölüler dünyasına açılan kapı niteliğindeki mezarın ortaya çıkışı ise oldukça eski zamanlara kadar gitmektedir. Ölülerine dinsel ritüeller uygulayan ve onları gömen ilk canlı 250.000 ila 35.000 yıl önce yaşayan neandartal insanıydı.

    ESKİ MEZOPOTAMYA’DA ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ

    Eski Mezopotamya uygarlıkları totemizmin izlerini halen taşımaktaydı: “Sümerlerin pek eski hükümdarlarının hayvan adını taşımaları ve ekserisinin hayvani şekillerde tahayyül ve tasvir edilmiş olmaları, totemizm devrinin hâlâ yaşıyan bir telakkisi gibi izah olunabilir. Kiş krallarından bir çoğunun ismi, köpek, kuzu, akrep, kartal gibi hayvan isimleridir.”

    Bu totemist kalıntıların bu uygarlıkların ölüm ve ruh düşüncesini etkilemiş olduğunu varsayabiliriz. Nihayet cennet ve cehennem inancının ilk olarak ortaya çıktığı varsayılan Mezopotamya uygarlıklarının cehennem hakkındaki tasavvurları bu kalıntılar hakkında bize bilgi vermektedir: “Toprak altında, Apsu uçurumunun ilerisinde, dönüşü olmayan ülke bulunuyordu, buraya girerken yedi kapıdan geçmek ve her birinde bir örtüsünü bırakmak lazımdı. Son kapıdan geçen artık ebediyen hapis kalırdı. İştar bile oradan çıkamamıştır. Yalnız Enkidu, özel bir izinle gelip cehennemi tasvir etti. Karanlık ülkede ruhlar karma karışık olup, toprak ve çamurla beslenirlerdi, en talihli olanların yatakları ve temiz suları vardı.”

    Ruhların cehennemde de dünyadaki gibi, daha doğrusu insanlar gibi beslendikleri varsayılmaktadır. Yine kozmolojilerinde bu kalıntıları görmekteyiz. “Tanrılardan başka, Utukku adı verilen iyi veya kötü cinler vardı. İyi olanlar kanatlı ve insan başlı boğa şeklinde tapınak kapılarında bekçilik ederler, insanları korumak için de görünmez olarak yanlarında bulunurlardı… Kötü cinler ise bilhassa mezar bulamamış ve merasimleri yapılmamış ölülerdi. Tanrılara bile saldırdıklarından bir defasında Sin’in ışığını saklamışlardı.”

    Cehenneme Arallu derler ve ışıksız, karanlık bir ülke olarak tasvir ederlerdi. “Arallu denilen karanlıklar ülkesinde canavarlar sürüsü ve ölümlerinde son gömülme ritüellerinden yoksun kalmış talihsiz ruhlar çirkin kuşlar biçiminde dolanıp dururlardı.”

    Ölümünden sonra bedenden ayrılan ruh Babil mitolojisine göre “kartal ya da başka bir kuş biçimine girip göğe yükselir.”

    Ölümden sonra (eğer kral veya kraliyet ailesinden bireyse) ölen için insan kurbanı oldukça yaygın bir gelenekti. “Ölen kimsenin yakınları, askerleri, karısı, cariyeleri, hayvanları da beraber gömülürdü.” Bunun nedeni ölen kişinin öbür dünyada da bu dünyadakine benzer bir hayat sürdüğü ve ölen kişinin öbür dünyada da rahat etmesidir. Yine kazılarda ortaya çıkarılan mezarlar incelendiğinde, ölen kişiyle beraber, günlük eşyalarının da gömüldüğünü görüyoruz: “naaşların başuçlarına veya elleri arasına vazolar, avadanlıklar, gerdanlık, bilezik ve küpe gibi ziynet eşyaları konulmuş olduğu görülmüştür. Anlaşıldığına göre bu eşyalar, müteveffanın onları öteki dünyada kullanması için konuluyorlardı. Bu gösteriyor ki, Ön Sümerler, öldükten sonra bir nevi hayat başladığına inanıyorlardı.”

    Mezopotamya’nın ilkel uygarlıklarında mezarlar kum içerisine açılırken daha sonraki yıllarda mezarlar tuğladan inşa edilerek üzerleri bir kümbetle kapatılmaya başlanmıştır. Ancak bu mezarların biçimi ölenin sosyal ve ekonomik konumuna göre değişebilmektedir: “Fakirler, mustatil bir kovukta tabutsuz olarak yatırılmışlardır. Yanlarında kaba keramikler vardır. Burjuva sınıfına ait cenazeler ise, pişmiş topraktan mamul beyzi bir kap içine konulmuşlardır. Yanlarında birçok eşya ve müzeyyenat vardır. Zenginlerin mezarlarına gelince, bunlar tuğlalarla örülmüş, kümbetli müstatil birer mahzen şeklindedir. Bu mahzenlerde toprak vazolar, çanak ve çömlekler, eşya ve aletler, renkli taşlardan, altın ve gümüşten mücevherler, ziynet eşyaları bulunmuştur.

    Mezopotamyalılar ölenin ardından yas da tutarlardı. Bu konuda Gılgamış Destanı’ndan bilgi edinebilmekteyiz. Arkadaşı Enkidu’nun ölümüne çok üzülen Gılgamış: “Gözünü yokladı (Enkidu’nun); fakat Engidu, artık gözünü açmadı. Kalbini yokladı; kalbi atmadı… duyduğu acıdan arslan gibi bir sayha kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir arslan gibi. O, Engidu’nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve ortalığı dağıttı. Güzel elbiselerini parçalayıp yerlere fırlattı…”

    Destanın başka bir yerinde de yasla ilgili olarak şöyle deniliyor: “Seni (Gılgamış Enkidu’nun cenazesine sesleniyor) rahat yatakta yatıracağım. Evet, seni haşmetli bir yatakta rahat ettireceğim. Selamet olan bir makamda. Solumda bulunan bir makamda seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına ah ve figan ettireceğim; mesut kimselere etrafında matem tutturacağım, ve ben, senden sonra vücudumu murdar bir hale getirip, senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu atıp çöllere düşeceğim.”

    Eski Mezopotamya’da ağıtçı kadınların bulunduğunu ise Gılgamış’ın şu sözlerinden anlıyoruz. “Beni dinleyin! Siz, ihtiyarlar, beni dinleyin! Ben Engidu için ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum.”

    Ruhun ölümden sonra nereye gittiği konusunda ise Gılgamış Destanı’nda şunlar yazmaktadır. “Eceli ile öleni gördün mü? -Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup su, soğuk su içiyor. Harp meydanında öleni gördün mü? -Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor. Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmeyen) olanı gördün mü? -Evet gördüm. Onun ruhu yeraltı aleminde uyuyor. Ruhu ile kimsenin alakadar olmadığını gördün mü? -Evet gördüm. Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun gıdasıdır.”

    Eski Mezopotamya uygarlıklarının Anadolu uygarlıklarını etkilediği muhakkaktır. Mezopotamya uygarlıklarından, örneğin Babil mitolojisine ait birçok söylence Hititçeye de tercüme edilmişti. Ölüm, ruh ve dini anlayışlarının da Anadolu’yu etkilemediği düşünülemez.

    ESKİ TÜRKLERDE ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ

    Şamanist Türkler ölümün kötü ruhlardan kaynaklandığına inanırlar. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik yeryüzüne gönderdiği görevlileri aracılığıyla insanların ruhlarını alarak hayatlarına son verirdi. Yakutlara göre ise ölüm, ruhun kötü ruhlar tarafından kapılıp yenmesidir. Bu ruhlar ise daha önce ölen atalarının serserice yeryüzünde dolaşan ruhlarıdır.

    “Eski Türkler can ve ruh mefhumunu genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir.” Ancak genel olarak “insanın ölürken canının bir kuş gibi uçup gittiği varsayılır: Orhun Kitabeleri’nde ölmek; uçmak, uçup gitmek olarak anlatılmıştır. Herhangi birinin ölümünden söz ederken ölmek kelimesi yerine kuşu uçtu ifadesi kullanılırmış.”

    Eski Türkler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına götürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir.

    Türklerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz: “Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz: yakma, ağaca asma, toprağa gömme.”

    Gök Türkler “ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip””kanlı gözyaşı dökerler”. Bu

    Hoşgeldin ziyaretçi. Linkleri görebilmek için lütfen Üye olunuz yada Giriş yapınız.

    ün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler. “İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar.”

    Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türklerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak “ölü” ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar” “İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır””Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi” Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı.

    Oğuzların defin törenleri de Gök Türklerin defin törenlerinden farklı değildi. “IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türklerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan’ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor: Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura/ doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp – bu onun atıdır. Bununla cennete gider derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar; ve mezarın üzerine korlar. Derler ki – bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler.”

    Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü “bütün Türklerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur.”Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı.

    Altaylı Türkler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: “Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömerlermiş. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay’da ancak bazı yerlerde tatbik edilirmiş, ben buna ancak Soyonlar arasında rastladım. Ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar.”

    Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: “O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış.”

    Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. “Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang’dan yola çıkıp 519 yılında Odun’a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan)’daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü. Sık sık anmak için mezarın yanına put hane yapılır.”

    “Orta Asya’da, Hunlar’ın ve Gök Türkler’in egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asarlardı. Bu uluslar arasında Moğollar’dan Hıtay (Kidan)’lar, Şveyler, Türkler’den Dubo (Tuba)’lar vardı. Bu adet Yakutlar’da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bazı haberlere göre Kırgızlar’da bu adet vardı. Müslümanlıktan sonra Kırgızlar bu adeti bırakmışlardır. Bununla beraber Kırgızlar’da bu adetin hatırası olarak defin törenine süyök kötürü derler ki, harfiyen kemik kaldırma demektir.”

    Eski Türklerde “ölünün mezarına, et, süt gibi yiyecekler, silahı ile ölünün atı binilmeye hazır halde mezara gömülürmüş. Mezarın başında bir at kurban edilip eti yendikten sonra ise ölenin evi ve arabası tahrip edilirmiş.”Bütün bunlar ölenin ruhunun gideceği dünyada; yoksul, silahsız, yalnız ve güçsüz kalmasını önleyerek geri dünyaya gelip yaşayanları rahatsız etmemesini sağlamaktır.

    Eski Türklerde ayrıca mezarlara bayrak asma geleneği vardır. “Bu gelenek, Anadolu’da da görülmüştür. Özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında. Mezarlara bazı Türkler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto- Türk geleneklerini saklayan Türkler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da, yalnızca ölü veya yas evine asmışlar.”

    Eski Türkler ölülerine “aş vermeyi” en önemli görev sayar ve yoğ töreni dedikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasından sonra bu tören “sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek” şeklini almıştır.

    “Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. Bu törenin en iptidai şekli ormanlı bazı Altay oymaklarında görüldüğü gibi doğrudan doğruya ölünün kendisine aş-yemek vermek olmuştur. Sonraları ölünün ruhuna ateş tanrısı vasıtasıyla göndermek, kurban sunmak, daha sonraları ölünün ruhunun da iştirak ettiği tasavvur edilen ziyafetler tertip ederek kurbanlar kesmek şeklini almıştır. Bu ziyafetler ulusun ve boyların kültür seviyeleri ve servetleriyle mütenasip olarak gelişmiş, çok zengin boylarda muhteşem bayram şeklini almıştır.

    Eski Türklerin yas tutup tutmadıklarına gelince “Eski Türklerin en başta Orta Asya uluslarının yas tutma adetlerine dair Çin kaynaklarında bazı kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, yas tutanlar bağıra çağıra ağlarlar, yüzlerini parçalarlar, keserlerdi.” Bunlara “sağıtçılar (Ağlayıcılar)” denirdi.

    “Orhon yazıtlarında Kül Tegin ve Bilge Hakan’a yapılan matem törenlerinin tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Gök Türkler yas tutarken saçlarını, kulaklarını… keserler, feryat ederek ağlarlardı. Kül Tegin için yapılan yastan bahsederken Bilge Hakan şöyle diyor: Çok yaşlandım. İki şad, küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, beylerim ve ulusumun gözleri, kaşları berbat olacak diye kaygılandım. Bilge Hakan’ın oğlu, babası için diktiği yazıtta şöyle diyor: …bunca kavim saçlarını ve kulaklarını biçtiler.

    Türklerin yas geleneklerinden biri de elbiseleri ters giyinmedir. “Altay dağlarında yaşayan Kuznitsk Şamanist Türk göçebelerinin kadınları yas tutarken elbiselerini yedi gün ters giyerler.

    YAHUDİLİKTE ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ

    Yahudilikte ölümün sebebi ilk günahta aranır. Çünkü bundan önce insan ölümsüzdü. Tevrat’ın ilk bölümü olan Tekvin’in 2. babının 16. ve 17. ayetlerinde şöyle denir: “Ya Rab Allah, Adama (Adem’e) emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye. Fakat, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.” Tevrat’ın Tesniye bölümünün 30. babının 15. ayetinde, Yehova, Yahudi toplumuna şöyle seslenir. “Bak bugün senin önüne, hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum.”Bunu izleyen ayetlerde de, “Tanrıyı sevip O’nun yolundan yürümenin ve O’nun koyduğu kurallara uymanın olabildiğince yaşamaya, tersine davranmanınsa “ölüm”e yol açacağı anlatılır. Demek ki, “günah” Adem’den sonra da Tevrat’a göre ölüm nedeni olarak görülmektedir. Hezekiel bölümünün 18. babının 30. 31. 32. ayetlerinde şöyle denmektedir. “Bundan dolayı ey İsrail Evi, size herkese kendi yollarına göre hükmedeceğim. Rab Yehova’nın sözü: Dönün ve kendinizi bütün günahlardan döndürün ve kötülük size helak (ölüm) getirmesin. İşlemiş olduğunuz günahların hepsini üzerinizden atın. Ve kendinize yeni yürek, yeni ruh sağlayın. Niçin ölesiniz ey İsrail Evi? Çünkü ölenin ölümünden ben hoşnutluk duymuyorum. Öyleyse (günahtan) dönün de yaşayın.”

    Yahudilikte ölüler insanüstü bir güç ve bilgi edinirler, ruhlar (elohimler) haline gelirler.Eski İbrani inançlarında da “ölüler” elohimler (ruhlar) haline gelirler ve insanüstü bir güce erişirler, her şeyi bilirler, ölmekle tüm bilgiye ulaşmışlardır.”Yahudilikte, ölülere yüklenen bu kutsallık günlük hayat içerisinde birçok pratiklere yansır: “Mezarlık anahtarları, zor doğumları kolay kılar. Mezar taşlarının üzerindeki donmuş çiğ damlaları bayılma hastalığına tutulmuş bir çocuğu iyileştirir. Ağır hasta olan bir çocuğun yaşayıp yaşayamayacağı 24 saat boyunca burada yatırıldıktan sonra anlaşılır.”

    Yahudilikte ölüye yüklenen bu kutsallık yanında ölü ve ölüm tabu sayılır. Ona dokunulmaz. Bir ölüm olduğunda nasıl davranılacağını Tevrat şu şekilde açıklamaktadır: “Herhangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar olacaktır; üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla tathir edecek ve tahir olacak; fakat üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir etmezse, tahir olmayacak. Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar eder; ve o can İsrail’den atılacaktır; murdarlık suyu onun üzerine serpilmediği için murdar olacaktır; onun murdarlığı daha kendisindedir. Şeriat şudur: Çadırda bir adam öldüğü zaman, çadıra giren her adam ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. Ve üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. Ve kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. Ve murdar adam için, yanmış saç takdimesi külünden alacaklar; ve onun üzerine bir kaba akar su konulacak; ve tahir bir adam zufa otunu alıp suya batıracak ve çadır üzerine ve bütün kaplar üzerine ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunanın üzerine serperek; ve tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşamleyin tahir olacaktır. Fakat murdar olup kendisini tathir etmeyen adam cümhurun arasından atılacaktır, çünkü Rabbin makdisini murdar etmiştir; onun üzerine murdarlık suyu serpilmemiştir; murdardır. Ve bu onlara ebedi kanun olacaktır; ve murdarlık suyu serpen adam esvabını yıkayacak; ve murdarlık suyuna dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdar adamın dokunduğu her şey murdar olacaktır; ve ona dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır.”

    Yahudilikte ölen kişi “şeol” denen başka bir dünyaya gider. Ruhu ise mezarda kalır. Tevrat’a göre ölüm ruh anlamına gelen soluğun alınmasıyla meydana gelir: “Yüzünü gizlersin, onlar şaşırırlar: Soluklarını alırsın ölürler, ve topraklarına dönerler.”

    “Yahudilikte cenaze gömüldükten sonra matemli kimse yedi gün evde kalıp taziyeleri kabul eder.”

    HIRİSTİYANLIKTA ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEĞİ

    Hıristiyanlığa göre bir kişi öldüğünde, önce papaz ve ardından da vaftiz ailesi çağrılır ve sonra üzüntülerini belirtmek, yardımcı olmak amacıyla komşular ölü evini ziyaret ederler. Ölü kefene sarılmadan önce usullere uygun bir şekilde yıkanmalıdır. Ölen, bir diyakon ya da papaz ise, onu papazlar yıkarlar. Ölünün vücudu kefenlendikten sonra bir tabuta konur ve tabut dört kişi tarafından, papazlar ve diyakonların söyleyecekleri ilahilerin eşliğinde kiliseye kadar taşınır. Mezar hazırlandıktan sonra, onun başında ayin ve cenaze töreni yapılır. Sonra herkes ölü evine gidip orada bir şeyler yedikten, üzüntülerini tekrar belirttikten sonra evlerine dönerler. İkinci gün, ölü için yeniden bir tören yapılır ve ölünün akrabaları, kilisenin kapısında fakirlere yiyecek dağıtırlar. Üç gün boyunca komşular yas evine üzüntülerini bildirmeye sürekli olarak gelirler. Üçüncü gün de papaz sabah saat dörtte Qurbana yapmadan önce, yanında ölüye çok yakın bir kadın olmak üzere mezarlığa gider ve ölen kişinin mezarını tütsüler. Bu, tıpkı kadınların İsa’nın mezarını ziyaret etmesine benzer. Herkes, ölünün sevdiklerinin mezarları üzerine de ateş yakar. Bu Paskalya Gecesi İbadeti’nin bir parçası olarak yerine getirilen, anlamlı bir adettir. Yasta olan kişiye “Tanrı size ve ölünüze huzur versin ve ölünüzün yüzü Tanrı’nın nuru ile aydınlansın…” diye teselli verilirken, mezarlar üzerine ışıklar yakılması ile amaçlanan ölünün ruhunu aydınlatmak, böylece ona huzur vermektir. Bazı yörelerde mezarlara yiyecek de konur ve bunun yapıldığı yerlerde, yiyecekleri ve lambaları koyabilmesi için, mezarların kenarına küçük hücreler yapılır. Bu adet, Büyük Perhiz’den bir önceki perşembe günü yerine getirilir ki, bu büyük gün “Tüm Ruhların Günü”dür.

    İSLAMİYETE GÖRE ÖLÜM VE ÖLÜM TÖRENİ

    İslamiyet’e göre ölünün ardından ağlamak, yas tutmak doğru değildir; çünkü ardından ağlanan ölü kabirde rahat edemez, kabir azabı görür. Peygamber ölünün ardından yas tutmakla ilgili şu hadisi söylemiştir. “Başına, yüzüne vuran, üstünü başını yırtan, cahiliyetteki gibi ağıtlarla yas tutan, bizden değildir.” Ancak kadınların ölen kocalarından sonra yeniden evlenmeleri için geçecek süre anlamında yas kabul edilmektedir. Bununla ilgili peygamber şöyle demiştir. “Allah’a ve ahirete inanan bir kadına üç günden çok ölü yası tutması (süslenmesi anlamında) helal olmaz, meğer ki ölen kocası ola. İslamiyet’te mezarlara yalvarmak, mezarları türbe haline getirmek hoş bir davranış olarak görülmez.

    ÖLÜM SONRASI

    Taziye

    Ölünün yakınları, komşuları, akrabaları tarafından ziyaret edilerek teselli edilirler. Taziye üç gündür; ancak uzakta olanlar daha sonra da taziyeye gelebilirler. Bu süre içinde komşular yemek yaparak ölü evine getirirler.
     
    • Beğen Beğen x 1

Sayfayı Paylaş